YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Milli Akım Sinemasının kurucusundan çarpıcı açıklamalar
Milli Akım Sinemasının kurucusundan çarpıcı açıklamalar
Milli Akım Sinemasının kurucusundan çarpıcı açıklamalar
16 Aralık 2008 / 16:50 Güncelleme: 18 Aralık 2008 / 00:00


Benim Sinemalarım’ın yapım ve sunuculuğunu yapan Elif Uslu'nun, “Milli Sinema Akımı”nın kurucusu Yücel Çakmaklı ile sinema üzerine yaptığı söyleşiyi sunuyoruz.


“Dedemin anlattığı dinî hikâyeler filmlerimin ilham kaynağı oldu”


“Toplumsal Gerçekçi Sinema bu toprakların hikayesini anlatmıyor”


“Türkan Şoray, Birleşen Yollar filminin romanını gözyaşları içinde okudu”


“Birleşen Yollar’ı protesto için gelen solcular filmi alkışladılar”


Karaköy’den Kadıköy’e vapurla yol alıyoruz bir gece vakti. Denizi seyrederken köpüklere takılıyor gözlerim. Köpükler; vapurun denizde bıraktığı izler. Ama birkaç dakika önce geçtiğimiz yerlere bakıyorum; köpüklerden eser kalmamış. Vapurun o sulardan geçtiğine dair hiç iz yok.


Tıpkı hayatta bırakacak bir sözü olmayan, geride bıraktıklarına kendinden hiç bahsettiremeyecek insanlar gibi. Sadece yaşayıp, gidenler gibi... Yaşadıklarını yalnızca o kareye sığdıranlar.


Peki, koca sularda nasıl iz bırakabilir insan? Takvim yapraklarından nasıl sıyrılabilir bilmediği sonraki zamanlara?


İşte böyle bir sorunun cevabını aramak için kendi sularında iz bırakan bir ismin sularına dalmak kanımca en doğru olan.


Türk sinemasının sularında iz bırakarak ilerleyen bir isim Yücel Çakmaklı. Milli Sinema akımını başlatan, omuzlarında başarıyla taşıyan, hayatı doğru gözlemleriyle veren ve Türk izleyicisindeki karşılığını hakiki bağlamlarla ilişkilendiren bir yönetmen. Ama her şeyden önce bir fikir adamı.


Sinemanın uzun yollarını kateden Yücel Çakmak’lı ile uzun ve anlamlı bir sohbet…


 




  • Elif Uslu: Hepimiz bir serüvende bir yerlere doğru ilerliyoruz. Bir hikâyemiz var aslında. Tıpkı sinema gibi. Peki, sizin yolculuğunuz nerede nasıl başlar? Sinema Yücel Çakmaklı’nın içinde kendi karşılığını nasıl bulur?

“DEDEMİN ANLATTIĞI DİNİ HİKÂYELER FİLMLERİME İLHAM OLDU”


Yücel Çakmaklı: 1937 yılında Afyon’da doğdum. Orta Anadolu’dan Ege’ye bağlantılı bir il Afyon.18 yaşına kadar yani tahsilim bitinceye kadar Afyon’daydım. Anne tarafından da baba tarafından da muhafazakâr bir aileden geldim. Ayrıca kalabalık bir aile geleneğinden de geliyorum. Küçük yaştayken babamı kaybettim. Dolayısıyla biraz kalabalık aile olduğumuz için ben Çocuk Esirgeme Kurumu’na gittim. Hemen hemen 15 yaşıma kadar orada kaldım. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda sinemaya arkadaşlarla birlikte rahat rahat gidebiliyorduk. Cumartesi pazar topluca film izlemeye giderdik ama yaz aylarında devamlı olarak hem baba hem de anne tarafından olan dedemlerin yanına giderdim. Onlar fahri olarak imamlık yapıyorlardı. Onların yanında bulunuyordum. Kış aylarında daha çok sinemayla içli dışlı oldum, yaz aylarında dedemlerle. Yaz günlerinde dedemin hikaye anlatma geleneği beni çok çekerdi. Kuran-ı Kerim’den anlattığı kıssalar, dini hikayeler, vaaz ederken, öğüt, tebliğ, mesaj verirken uyguladığı metot ilgimi çekerdi. O geleneksel şifayi kültürü ustalıkla anlatırdı. Yine Hz. Ali’nin cenkleri, Battal Gazi destanı ve Osmanlı tarihi ile ilgili yazıları tarihi ve dini boyutlarıyla dinlemek içimdeki hikayeciliği geliştirdi.


“SİNEMA SERÜVENİM YER GÖSTERİCİLİKLE BAŞLADI”


15 yaşından sonra tek başıma bir evde kaldım. Boş bir evde tahsilim tamamladım. Üzerimde aile kontrolü olmadığı için sinemaya fazlasıyla gitme imkânım vardı. Sonra sinema iyice içime işlemiş oldu. Liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a geldim. İstanbul İktisat Fakültesi’ne kayıt oldum. Harçlığımı çıkarmak gibi bir yükümlülüğüm vardı. Lise yılarlımın son iki senesinde sinemalarda kapıda bilet kesip yer gösteriyordum.Yine o süreci devam ettireyim dedim İstanbul’a gelince. Elmadağ’da sosyetenin devamlı gittiği bir sinema vardı. Yerli, yabancı birçok güzel filmin gösterildiği sinema hep kalabalık olurdu. Çalışmak istediğim sinemada işe başladım.


“SİNEMA İÇİN İKTİSATTAN GAZETECİLİĞE GEÇTİM”


Gişe filmlerini tekrar tekrar izleme imkanına kavuşmuştum. İstanbul’a gelince filmlerin arka planında da başka bir dünya olduğunu keşfettim. Daha önce Anadolu’dayken oyuncuların perdedeki görünümleriyle ilgileniyordum ama İstanbul’a gelince perde gerisindeki sinemanın bir sanat olduğunu keşfettim. Ve tabii sinemada yönetmenin öneminin de farkındaydım artık. Önceleri sinema ile ilgili her şeyi Anadolu’dan takip ediyordum. İstanbul’a gelince saha sıkı takip etmeye başladım ve kendimi bir


sinema yazarı gibi yetiştirmeye karar verdim. Bir gazetede sinema köşesinde yazabilirdim.1955-1959 yılları arasında İstanbul İktisat Fakültesi’nde okurken sinema veya kültür-sanat ile ilgili eğitim verebilecek yerleri araştırdım. En yakın Gazetecilik Enstitüsünü buldum ve Gazetecilik Enstitüsüne geçtim. Ve tahsilimi tamamladım.


Bu arada yabancı konsolosluklarda gösterilen filmleri de keşfettim. İtalyan Kültür Merkezi, Kulüp Sinema 7, Fransız Kültür Merkezi, İngiliz Kültür Merkezi ve buralarda gösterilen sanat değeri olan filmleri izlemeye başladım. Ayrıca sanat sinemasıyla ilgili Türkçe’ye çevrilmiş bazı kitaplar aldım.


“50’DEN FAZLA FİLMDE YÖNETMEN YARDIMCILIĞI YAPTIM”


O zamanlar gazeteler arasında milliyetçi-mukaddesatçı başlığıyla çıkan Yeni İstanbul gazetesi vardı.1960 İhtilali’nin ardından Adalet Partisi, eski Demokrat Parti yolunu tutturan ve siyasi olarak kültürel yanıyla da milliyetçi-mukaddesatçı anlayışı benimseyen gündelik bir gazeteydi. Tağrık Buğra Bey sanat sayfası yapıyordu. Haftada bir gün tam sayfa yazılar, fıkralar yazıyordu. Ama sinema sayfası yoktu. Ben o sinema köşesine talip oldum. Sayfa yöneticisi Buğra Bey\'e, sinemaya meraklı olduğumu ve gazetede eksik olan sinema köşesini hazırlayabileceğimi söyledim. O da teklifimi kabul etti. Bir taraftan sinema yazıları yazarken diğer taraftan da yönetmenlerle röportajlar yapmaya başladım. Önemli yönetmenlerin setlerine gittim. Bilhassa yaz aylarında film çekimlerinde setlerde bulunup yönetmenin dünyasını anlatan seri yazılar yazdım


1963 yılında başladı benim yazılarım. İşte o zamanlar Türk Sineması’nda toplumsal gerçekçi sinema akımı tartışmaları oluyordu. Metin Erksan, Halit Refiğ başta olmak üzere, Atıf Yılmaz, Lütfi Akad ve Osman Seden, Memduh Ün Türk sinemasının ünlü yönetmenleriydi.


Bu altı yönetmenle ilgili altı tane röportaj ve onların dünyasına göre eleştiri ve yorum yazıları hazırladım ve bu vesileyle onlarla ilişkilerimiz daha da gelişmiş oldu. Ben Osman Seden Bey’i fikri olarak daha yakın gördüm. O da beni kendine yakın gördü. Onun da teşvikiyle ve onun film yapmadığı zamanlarda Orhan Aksoy, Mehmet Dinler gibi Türk sinemasının çeşitli yönetmenlerinin yanında 1963-1968 yılları arasında 50’den fazla filmde yönetmen yardımcılığı yaptım.


Tabii bu da üçüncü; yardımcılık, çıraklık, kalfalıktan başlayarak çeşitli aşamalardan geçen bir yönetmen yardımcılığı çalışmalarım oldu. Ve artık 1968 yılına geldiğimiz zaman (bu arada yazılarımla, seminerlerle, konferanslarla bir mili sinema ihtiyacını belirtiyordum), Türk sineması nedir, ne olmalıdır soruları gündemimdeydi.


İLK PROFESYONEL FİLM BİRLEŞEN YOLLAR…


Türk sinemasındaki akımlar, toplumsal gerçekçi sinema akımı ve kozmopolit olmak üzere iki kutupta toplanıyordu. Üretilen filmler her iki anlayışta da sinema özü itibari ile uzak bir sinemadır. Türk milletinin beklediği özelliklere uzaktır görüşüyle, milli sinema nasıl olmalı, teorik temelleri nelerdir...vs., hazırladığım teorik temelleri anlatan yazılar, konferanslar, seminerler, açık oturumlar Milli Türk Talebe Birliği çerçevesinde çeşitli vakıflar, dernekler, gönüllü kuruluşlar çerçevesinde bu fikri kamuoyuna mal etmeye çalışıyordum. İçinde yetiştiğim milliyetçi muhafazakar çevreye sinemanın önemini anlatmaya çalışıyordum.


İşte artık böyle bir şey herhalde... bir film yapma aşamasına geçmek için uğraşmak lazım. İlk profesyonel filmimiz Birleşen Yollar’ı 1970 yılında çevirdik. Ama daha önce ona hazırlık olması bakımdan 1969 Hac mevsiminde Hac rehberi mahiyetinde, yarı belgesel yarı konulu Kâbe Yollarında isimli bir filmimizi yapmak için Elif Film şirketini oluşturduk, küçük bütçelerle. Daha sonra da 1970 yılında Birleşen Yollar filmi ile profesyonelce ilk konulu sinema filmi yönetmenliğini yapmış oldum.




  • Türk sinemasında ‘Milli Sinema Akımı’nı başlatan ilk yönetmensiniz. Yeşilçam’ın masalımsı anlatım dilinin benimsendiği bir dönemde, devrim olarak sayabileceğimiz milli sinema akımının ilk filmiyle başlamayı tercih etmeyi hiç risk olarak gördünüz mü?

Şimdi konuyu açmak için Türk sinemasının fikri yapısını anlatmam lazım. Dediğim gibi Türk sinema tarihine baktığımız zaman kuruluşundan itibaren hakim zihniyet, kozmopolit anlayış dediğimiz zihniyettir. Bu anlayışı 1960’lara kadar hakikatten tek anlayış olarak görürüz. Bunun özelliği, Batı kültürü olarak kapitalizmin Batıda ürettiği ürünlerini taklit ederek, adaptasyon yaparak hatta bazen kopyalayarak sadece senaryo olarak değil de görüntü olarak da kopyalanarak yapılan filmlerdi.


Filmlerde coğrafi mekân Türkiye oluyordu, insan isimleri değişiyordu. Ama insan ilişkileri özü itibariyle değişmiyordu. Yani dolayısıyla sanki Türk toplumunda aynı öğelerden geçmiş, aynı toplumsal gelişim Türkiye’de varmış gibi takipçi sinema anlayışı benimsenmişti. Ama genelde Türk toplumu seyirci ihtiyacına cevap verdiği için büyük ilgi görüyordu. Bir de aile sineması geliştiği için sinema, seyircinin bilet parası ile ayakta duran bir sanayiye dönüştü. Çünkü alt yapısını devlet yapmamış, dolayısıyla tamamen film üretimi halkın gelecek filmden ne istediği düşünerek yapılıyordu. Özellikle Anadolu’da büyük yazlık sinemalarda üç nesil bir arada film seyrediyordu. İzleyici filmlere fazla bir tepki göstermiyordu.


“TOPLUMSAL GERÇEKÇİ SİNEMA BU TOPRAKLARIN HİKAYESİNİ ANLATMIYOR”


1960 ‘tan sonra yeni anayasa gereği Türkiye’de sosyalizm, bir fikir akımı olarak yaygınlaştı. Kültür sanat dünyasının da etkilendiği sosyalizm akımı sınemada da kendini gösterdi. Bunlara toplumsal gerçekçi sinema diyorlardı. Fakat bu da öz itibariyle baktığımız zaman yine Batı kültürünün bir ürünü olan, Marksist sanat anlayışıyla üretilen Batılı adaptasyonu, taklit mahiyetindeki filmler olduğu için sanki Batı toplumunun insan ilişkileri, Batı toplumunun geçirdiği tarihi-insan ilişkileri Türkiye’de de varmış gibi anlatılıyordu. Halk ta bunu biliyordu. Bu tarz ilişkiler büyük reaksiyonlar, tepkiler görüyordu. O zamanlar bilhassa bu tepkiler, milli sinema ihtiyacını belirtti. O zaman bizim tarihimiz nedir, toplumsal gelişimimiz nedir, kendi kültür kaynaklarımızdan hareket ederek nasıl bir sinema olmalıdır soruları gündeme geldi. Ben milli sinema anlayışını anlatırken sorularla beslendim. Ama bu kolay kolay kabul görülmedi. İşte, küçük desteklerle, küçük bir maddi imkânlarla Elif Filmi kurduk. Bir filmin sadece çekimini yapıp bir kopyasını yapabilecek sermayeyle Birleşen Yollar’ı çekebildik.




  • Birleşen Yollar, hem zamanında hem de şimdi o döneme baktığımızda bir ilk. Milli sinema akımının ilk örneği. Aynı zamanda hem o dönemden hem bu dönemden bakıldığında yankıları olan bir film. O filmin perde arkasını sizden dinlemek isteriz. Sonuçta Türkan Şoray, İzzet Günay gibi yıldız isimlerin oynadığı bir roman uyarlaması. Merak ettiğim diğer bir husus ta Birleşen Yollar ile hedef kitlede neler değişti, filmin geri dönüşü nasıl oldu?

MİLLİ SİNEMA AKIMININ İLK ÖRNEĞİ: BİRLEŞEN YOLLAR


Evet tabii, Birleşen Yollar yol açıcı bir film oldu. Zaten öyle bir filmle başlamalıydık ki, yol açıcı olsun ve bu akım olarak devam etsin. Biz bunun araştırmasını yaptık uzun süre. 1968-1970 yıllarında Kâbe Yolları ile başlamıştık.


O zamanlar fırtına gibi esen iki roman vardı. Biri, Şule Yüksel Hanım’ın Huzur Sokağı romanı ki, Birleşen Yollar ‘ın ana kaynağı olan romandı. Biri de Hekimoğlu İsmail Bey’in Minyeli Abdullah.


Onlar da büyük ilgi gören romanlardı ve üzerinde tartışmalar oluyordu. Bu türü popüler muhafazakâr edebiyat olarak adlandırırsak, bu edebiyatın ilk örnekleriydi. Bunlardan hareket ederek bu romanları sinemaya uyarlayarak film çekmek istiyorduk. O zamanki sansür maalesef ağırdı. Sinema yapma imkânı çok zor olacaktı, hatta imkânsız geldi bize. Huzur Sokağı ile başlamak istedik ama oyuncu problemi vardı. İki başrol oyuncusu var ve filmde büyük bir aşk hikâyesi de mevcuttu. O zamanki sistem yani 1970 ‘ler yıldız sinemasıydı. Afişlerdeki yıldız isimler ile seyirci sinemaya hareket ediyordu. Yönetmen daha keşfedilmemişti. İşletmeciler yapımcılara film ısmarlarken, “ Bize iki tane Türkan Şoray, bir tane Cüneyt Arkın filmi, Hülya Koçyiğit filmi” gibi ısmarlamaları oluyordu. Dolayısıyla oyunun kuralları gereği bu yıldızların başrolleri oynaması gerekiyordu ki işletmeciler alsın, sinemacılar sinemalarına koysun.


“TÜRKAN ŞORAY FİLMİN ROMANINI GÖZYAŞLARI İÇİNDE OKUDU”


Ondan sonra film halka ulaşmalı yoksa ilk başta film elde kalır. İnsan ilişkileri içerisinde benim Türk sinemasına beş yıl emek vermem, bu çileyi çekmem, çıraklıktan kademe kademe geçip yönetmem olmam, kendi kendimi kabul ettirmem ilişkilerde etkili oldu. Türkan Şoray’la yönetmen yardımcısı olarak elli filmin içinde, belki 20’ye yakınında beraber çalışmışızdır. Böyle bir münasebetimiz vardı. Yönetmen yardımcısı olarak İzzet Günay ile de iyi ilişkilerim vardı. Zaten yavaş yavaş film sayılarımız arttı, yönetmen ihtiyacı da doğdu. Hatta bazen sıkıştırıyorlardı beni. Benim çalıştığım yönetmenler veya şirketler “Yücel sen gel, sen yap filmin yönetmenliğini“ diyorlardı ama kabul etmiyordum. Yapımevi teklif ediyordu, ben diyordum, “Hayır bu filmde yönetmen olarak çıkmam. Kendi bir milli sinema anlayışım var ya, yazıp duruyorum söyleyip duruyorum. Ben yaparsam öyle bir film yaparım veya hiç yapmam.“. Rahmetli Osman Seden ile birlikte çalıştık. O önemli sahneleri çeker, ondan sonra her şeyini bana bırakıp giderdi. Bazen hepsini ben çekerdim. Sonra gelir ve bakardı, “Eline sağlık, güzel olmuş.“ derdi, giderdi. En sonunda artık filmin her şeyini yapıyordum ve herkesin bir güveni vardı bana. 1968, 1969, 1971 ve 12 Mart öncesi yoğun bir çatışma ortamında benim yapmak istediğim filmlerden çekiniyorlardı. “Kendi fikrine uygun sinema yapacaksan kendi sermayeni de kendin bulacaksın. Biz kendimizi riske atamayız.“ diye açık açık konuşuluyordu. “Ben bulursam yardımcı olur musunuz, filmin gösterimini sağlar mısınız?” dediğimdeyse, “Tamam ama yıldız oyuncularla imzanı at ve sansürden izin al. Sonrasında sana destek oluruz.“ diyorlardı. Türkan Şoray ve İzzet Günay’ı kafama koymuştum. Baştan beri en ağır konu Türkan Şoray meselesiydi. Türkan Hanım ile konuştuk. Ona şimdiye kadar hep kozmopolit sinema anlayışının ürünü olan filmlerde oynadığını, kendi mesleğinde aşması ve kendi kendini yenileyebilmesi için milli sinemanın kendine ufuk açacağını söyledim.


Senaryoyu ve romanı verdim. Önce romanı gözyaşları içinde okumuş, sonra da senaryoyu okumuş ve çok beğenmiş. Altı ay düşündü taşındı. Her şeyi ölçüp biçtikten sonra evet dedi. Türkan Şoray’ın kaygılarını gidermek için, “Bir şey olmaz. En fazla gazetelerde bir iki aleyhte yazı çıkar ama onun karşılığı olarak lehte de çok yazı çıkar.” dedim. Netice itibariyle, Türkan Şoray oynamayı kabul ettikten sonra İzzet Günay’a da anlattım filmi. “Türkan oynuyorsa, ben de oynarım.” dedi. Böylelikle oyuncu kadromuzu kurmuş olduk. Bundan sonrası artık çorap söküğü gibi geldi.




  • Peki filmin galası nasıl oldu? Siyasi anlamda ülkenin karışık olduğu bir dönem çünkü…

Birleşen Yollar’ın çekimleri bittikten sonra stüdyo montajları yapıldı. Sansürden gösterim izni de aldık. Hakikatten bana söz verdikleri gibi Erman Film şirketi, filmin Türkiye işletmesini aldı. Filmi ilk olarak nerede gösterelim diye düşündük.


İstanbul’dan önce Ankara’da gösterelim halkın ilgisini orada görelim, bir de siyasi atmosfer de filmin gösterimi nasıl karşılanacak düşüncesiyle, Ankara sinemalarından tarih aldık.


İlk gösteriminde özel bir gala ile Ankara’da siyasileri de davet ettik ama halka da açık yaptık. O zaman galalar ihtişamlı oluyordu ve tüm halk katılabiliyordu. Galaya milletvekilleri, parti başkanları, bakanlar başta olmak üzere bürokratlar, yabancı elçiler ve basın mensuplarını davet etmiştik. Seyircilerse tıklım tıklım salonu doldurdu. Galaya katılan siyasiler olarak, aklımda bazılarını unutmuş olabilirim ama kusura bakmasınlar. Hatırladıklarım arasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı Ferruh Bozbeyli, Adalet Partisi’nin önemli bir ismi Sadettin Bilgiç, Adalet Partisi’nin önemli bir ismi Süleyman Demirel (başbakandı biliyorsunuz), Alparslan Türkeş Beyefendi, Necmettin Erbakan ve daha pek çok milletvekili vardı.


“KAVGA İÇİN GELENLER FİLMİ ALKIŞLADILAR”


Seyirci tiplerine baktığımız zaman solcu tipli insanlar da vardı. Başörtülü ve tesettürlü pek azdı. Zaten o zaman tek aile olarak klasik Anadolu tipi başı bağlı olan insanlar vardı. İşte böyle hoş bir ortamda sanki filmi protesto etmek için gelmiş havasını uyandıran bir grup ta vardı. Bir tarafta film başladı. Herkes büyülenmiş gibi filmi seyrediyor, gülünecek yerde gülüyor, üzülecek yerde üzülüyor. Bir iki çok önemli konuşmalar vardı Batı kültürüyle, işte bizim geleneksel kültürümüzü karşılaştıran. Sahnelerden biri, vapur gezintisinde Türkan Şoray, İzzet Günay’ı doğum gününe davet eder. Çünkü bahse girmiştir, mutlaka doğum gününe getirecektir. İşte o doğum günü üzerine tartışırken, doğum gününün bizden olmayan, bilmediğimiz bir müzikle tepinmek ne âdetimizin ne de kültürümüzün ürünü derken, salondan alkış koptu.


Bir de baktım ki, sol taraftakiler de alkışlıyorlar. Ondan sonra hemen sinemacı geldi ve “Tamam Yücel, bu film bitti. Hiç bir şey olmaz, herkes kabul. “dedi.


Nitekim hemen İstanbul İnci sinemasında film gösterildi. Film çok iyi iş yaptı, rekorlar kırdı ve hiçbir olay olmadı. Hakikatten Türk Sineması’nda yeni bir akımın başlangıcı olarak kendi misyonunu tamamladı. Tabii gazetelerde yazılar yazıldı. Mesela Ses önemli bir dergiydi. Türk Sineması’na yıldızlar kazandıran dergide seyirciler kendi aralarında tartıştırmaya başladı. Bir kısmı, “Filmi Türkan Şoray’a yakıştıramadım. Nasıl yobaz filminde oynar, nasıl başını örtüp namaz kılar!” derken, diğer bir kısım


“Namaz dinimizin gereği, annemiz başörtülü değil mi?“ diyerek epeyce tartıştılar.




  • Artık seyircinin de sinemayı sorgulamaya başladığı bir dönemdeyiz, diyebiliriz. Peki hocam, siz milli sinema akımını başlattınız. Akımlar başlangıçları kadar devam ettirebilmeleriyle de anlamlı kılınır. Siz bu akımı başlattınız, devam ettirdiniz ama sizden sonra bu akımla yetişen bu akımla beslenen bir kuşak görebildiniz mi arkanızda?


Şimdi şöyle, sinema önemli bir sanattır. Eğitime, kültüre yardımcıdır. Bu taşıdığı özellikleri soyut olarak anlatmak yetmiyor, örnek vermek lazım. Şimdiye kadar görülen örnekler dediğim gibi Türk toplumuna biraz uzak örneklerdir. Ama işte, tam manasıyla kendi bildiği manevi değerlerimize bağlı bir eser olunca ona büyük bir teveccüh göstermesi, esas beklentisinin ne olduğunu göstermiştir.



Bu tarz filmlerin yapılması sinema seyircisinin ilgisini çekeceği için diğer yönetmenler tarafından da yapılabilirdi. Türk sinemasındaki o anda film çevirenler diğer şirketlerde; yapı itibariyle onlara çok aykırı bir yapı değil. Daha çok gerçekçi sinema, toplumsal gerçekçi sinema işte odur. Türk toplumunun gerçekleri budur. Bunu ortaya koydu, milli sinema. Dolayısıyla bu fikir bayağı yayıldı, yani yavaş yavaş herkes kendi derininde otokritik yaptıran, bir toplumsal gerçekçi sinema anlayışını savunan yönetmenlerimiz, ulusal sinema anlayışı üzerine filmler yapmaya başladılar. Gerçi daha önce de vardı teorik arayışları. Ama benim bu filmimden sonra yaptılar, ulusal sinemanın bu döneminde; bir taraftan da Yılmaz Güney bu toplumsal gerçekçi sinemayı bulunduğu aşamadan, devrimci sinema aşamasına getirmişti.



Tam aynı dönemde 1970 yılında, Yılmaz Güney'in ‘Umut’ filmi yapılmıştı. Dolayısı ile iki akım çıkmıştı. Yani Birleşen Yollar ile milli sinema, bir Yılmaz Güney ile devrimci sinema. Sinema yazarlığım döneminden itibaren üniversite gençliği üzerine çalışmalarım olduğu için, Milli Türk Talebe Birliği içinde Sinema Kulübü oluşturduk.



Milli Türk Talebe Birliğine bağlı Sinema Kulübünde film gösterileri, seminerler, açık oturumlar, diğer yönetmenlerle kurulan diyaloglar ile çok canlı bir sinema atmosferi doğdu.



Bizim üniversite gençliği arasında sinemaya Mesut Uçakan, Salih Diriklik gibi gençler başta olmak üzere pek ilgi vardı. Tabii bunlar sinema yazarı olarak benim gittiğim yoldan, diğer gazetelerde ve dergilerde sinema yazarlığına başladılar.



Bir taraftan da pratik olarak bazen benim yönetmenliğini yaptığım filmlerimde, bazen de diğer yönetmenlere tavsiyelerimle yönetmen yardımcılığı yaptılar. Dolayısı ile işte bir benden sonra hemen Salih Diriklik, Mesut Uçakan’ın sinemaya adım atmaları bu şekilde olmuştur.



Röportajın Kanal a “Benim Sinemalarım” da yayınlanan ilgili bölümü


Bölüm-1




Bölüm-2


 




Bölüm-3


 




Bölüm-4




Kanalahaber.com/ Özel

KÜLTÜR SANAT Kategorisindeki Diğer Haberler