YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Yarı darbeyi hükümet önledi
Yarı darbeyi hükümet önledi
20 Şubat 2012 11:28
Yazar Etyen Mahçupyan, "MİT krizi daha önce darbelerle deviremedikleri AK Parti iktidarına ortak olma girişimidir ve yarı darbedir. Kriz karşısında hükümetin attığı adımlar çok önemli" dedi...

MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve 4 kişinin "şüpheli" sıfatı ile savcılığa davet edilmesi Türkiye için dönüm noktası oldu. Bu çağrı şimdiden "yarı darbe" olarak kayıtlara geçmeye aday görünüyor. Peki neden Hakan Fidan ve Emre Taner? Hedef neydi? Bu hafta Söyleşi-Yorum'da bu konuyu Etyen Mahçupyan ile konuştuk. Hrant Davası konusunda yazdığı iki eleştiri yazısı ile çokça tartışılan Mahçupyan, MİT krizini, daha önce seçimle, darbe ile yenemedikleri AK Parti'yi bürokrasi üzerinden iktidarı ortaklığına zorlama girişimi olduğunu söyledi. Uludere'nin bunun bir işareti olduğunu da söyleyen Mahçupyan, AK Parti-Cemaat gerilimi konusunda ise "Cemaat sessiz kaldıkça şüphe artacaktır. Cemaatin artık siyasi sorumluluğunun farkına varması, bazı sözcüleri üzerinden şeffaflaşması gerekir" dedi.

 

Türkiye MİT krizini konuşmaya devam ediyor. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Kriz görünürde hukuki bir olay olarak görünüyor. Ama bence siyasi yönü daha önemli. Çünkü sonuçları siyasi. Hukuk burada bir araç. MİT'in KCK ve diğer yasadışı örgütlerle ilişkisinin olması çok sıra dışı değil. Ama Hakan Fidan ve Emre Taner ikilisinin bir şekilde soruşturmaya konu edilmesi siyasi bir karardır. Bu küçük ya da büyük bir aktörün siyaseten aldığı bir karar ve geniş perspektifte AK Parti karşıtlığının, dar perspektifte de önümüzdeki dönem AK Parti'yi bir tür koalisyona zorlamanın yollarından biri. Bu koalisyon siyasi partiler arasında bir koalisyon olmayabilir. Bürokrasinin bir bölümüyle AK Parti arasında bir koalisyondan söz ediyorum. Böyle bir amaca yönelik yapılmış bir hamle idi. Bir tür yarı darbedir bu girişim.

Kimdi bu kararı alan?

Ben bu savcının çok kritik bir pozisyonda olduğunu düşünüyorum. Çünkü polisin ona getirdiği bilgi ne olursa olsun, savcının aldığı karar siyasi bir sıçramayı ifade ediyor. MİT hakkında soruşturma açılabilir, eğer ikna edici bilgiler varsa açılmalıdır da. MİT'in orta alt kademeleri için bu tür davalar açılabilir. Biz Uludere olayında gördük ki, Hakan Fidan bile, MİT tarafından aldatılabilir durumda. Yani Uludere'de devlet içindeki güçler Fidan'ı yanıltmışlardır. Ancak bu somut olayda MİT içindeki alt kadrodan birilerinin değil Hakan Fidan'a hele hele Emre Taner'e dava açılıyorsa burada büyük bir sıçramadan bahsetmemiz lazım. İşte bu sıçrama siyasi bir karardır.

BU KARARI ALMAK SİYASİ KAPASİTE İSTER

Kim alabilir böyle bir kararı?

Savcı, bu kararı verirken tek başına mı davrandı? Ben hiç sanmıyorum. Danışılan insan veya insanlar da tek kademeden oluşmayabilir. Diğer taraftan tersten baktığımda; eğer burada herkesin bahsettiği gibi cemaat meselesi varsa, ben Gülen cemaatinin hiçbir ara noktasının böyle bir kararı cemaat adına alabilecek kapasitede olduğunu düşünmüyorum. En üst makama çıktığımızda da Fethullah Gülen'in böyle bir kararı zaten almayacağını düşünüyorum. Kararı alan savcıya istediğimiz kadar cemaatçi diyelim, etrafındaki polislerin cemaatin parçası olduğunu söyleyelim eninde sonunda bu kararda cemaat dışı faktör de muhtemelen bu işin içindedir. Çünkü bu karar hükümeti bürokratik koalisyona zorlamayı hedefleyen, bir tür Ergenekonvari hamle. Bundan asıl yararlanacak olan da laik, milliyetçi kesimden gelen, önlerinin kapalı olduğunu hisseden ve gören bazı odaklar olacaktır. Bu odakların yargı içinde halen var olduğu tezi bana çok gerçekçi geliyor. Savcının nasıl bir ilişki ağı içinde olduğunu bilmiyoruz, ama savcının belirli bir ilişki ağından bağımsız olarak bu kararı vermesi pek olası gözükmüyor.

Cemaat neden veremez?

Bu kararın maliyeti o kadar yüksek ki, cemaat içinde sorumluluk sahibi kimse buna cesaret edemez. Mesele sadece hükümetle karşı karşıya gelmek değil. AKP'nin zayıfladığı ve bir tür koalisyona zorlandığı bir noktada Gülen cemaatinin de bütün sosyokültürel yatırımları tehlike altına girer. Öte yandan bu tespit, bu kararı alanların cemaatsel bağının olmayacağını anlamına da gelmez. Ama eğer gerçek buysa, bu hamleye onay verenlerin epeyce dar bakışlı ve sığ bir yaklaşım sergilediklerini ima eder.

BU SİYASİ BİR ADIMDIR

Hedef nedir bu kararda?

Burada iki hamle var. Bir MİT'in içinde KCK'yı destekleyenlerin olduğu ve MİT'in temiz olmadığını temel alıyor ki bu 'masum', desteklenmesi gereken bir hamle. İkincisi ise ilkinden hareketle Fidan-Taner'in siyaseten suçlanması. İkisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Çünkü ikinci hamle AK Parti'nin Kürt sorununda izlediği stratejiyi hedef alıyor. Aslında hedef AK Parti. AK Parti bugün onu siyaseten yenemeyenlerin, sandıkta yenemeyenlerin, darbe girişimleri ile indiremeyenlerin açık hedefi. Son araştırmalarda yüzde 54 desteği var. Bundan sonraki süreçte AK Parti'nin oyları muhalefetin yapacağı iyi muhalefetle düşmeyecek. AK Parti'nin bundan sonraki oylarını AK Parti'nin iyi ya da kötü kararları belirleyecek. Yani AK Parti'nin rakibi AK Parti'nin siyasi kararları olacak. Nitekim Kürt meselesinde daha farklı davranabilseydi, bu oran daha yukarıya çıkabilirdi. Çünkü bir başka araştırmada halkın yüzde 64'ü PKK ile görüşmeyi tasvip ediyor. Bu gerçeği görenler AK Parti'yi iktidardan uzaklaştırmanın ya da iktidarına ortak olmanın yolunun AK Parti'nin Kürt meselesini çözememesinden geçtiğini gördüler. Fidan olayının hedefi de Kürt meselesini daha da çözümsüz hale getirmek, AK Parti'yi de bu çözümsüz yola sokmak...

HÜKÜMET GELECEĞE SAHİP ÇIKTI

Fidan, Taner bu yüzden mi hedef?

Evet. Sonuçta onlar bu meselenin müzakere ile çözülmesi yollarını arayan hükümetin görevlendirdiği insanlar. Bunlar sembol isimler. Eğer hükümet bu darbe girişimine sessiz kalsaydı Türkiye'de pek çok şey tersine dönebilirdi.

Hükümet doğru adımlar mı attı?

AK Parti, Fidan'a sahip çıkmakla ve diğer görevden almalarla geriye dönük değil, ileriye dönük büyük bir adım atmıştır. Kürt siyaseti ile konuşmayı mümkün kılacak ve çözüm iradesini sahiplenen bir hamle yapıyor şu anda. Önemli olan bu. AK Parti Türkiye'ye ve dünyaya "Ben görüşme kanalını açık bırakıyorum, ben bunu kullanacağım ve bunun aktörlerine de sahip çıkıyorum" demiş oldu. Hükümetin bu kararından sonra önemli nokta BDP'nin buna ne kadar sahip çıkacağı.

BDP sahip çıkabilir mi sizce?

BDP, şu anda kendini zorda hissediyor. PKK baskısı altında. PKK ise çözümsüzlük üzerinden kendi çözümünü dayatmak istiyor. Bu yüzden hükümet ne kadar çözümsüzlük üretirse o kadar memnun olur. Ama şu anda AK Parti çözümü zorlayan bir pozisyonda. Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in "gerekirse yine görüşürüz" açıklamasında bunu gördük. Eğer BDP, hükümetten gelen bu tür açıklamalara bile sahip çıkamazsa o zaman tek aktörlü çözüm arayışına Türkiye devam edecektir. Bu durumda bu muhalefet, bu BDP, bu Kürt siyasi hareketi karşısında AK Parti'ye de söyleyecek lafımız olmuyor. Esas olay bu. AK Parti'ye destek vermek zorundayız. Silahsız, barışçı çözüm arıyoruz. Ama aynı AK Parti'nin KCK'da sınırı aştığını söylüyoruz. AK Parti'ye karşı 'onu değil şunu yap' diyecek başka muhatap bir aktör de yok. Bu da hem AK Parti'ye büyük bir yük getiriyor, hem de toplumsal olarak bizim ne kadar zayıf olduğumuzu gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında BDP'nin önüne bir kez daha siyaset fırsatı geldi. Kullanmak BDP'nin elinde.

 

 

'Katil Devlet' sloganı hataydı

 

Hrant üzerine yazdığınız iki yazı çok tartışıldı. Neden?

Dink olayında esas hata şu: AK Parti'nin devlet olduğu sanıldı. Ki Uludere böyle olmadığını gösterdi. Hâlâ içerinde direnç var. Bir taraftan da devlet karşısında zayıf olan ama kendisini devletin sahibi gibi göstermeye çalışan kırılgan bir AK Parti var. Dink Davası'nda bu gerçek görülmedi.

Nasıl yani?

Bu davada iki yol izlenebilirdi. İlkinde "katil devlet" demekle baştan AK Parti'ye mesafe alan bir tavır sergilemiş oluyorsunuz. O zaman AK Parti'nin Hırant davasına mesafe almasına neden olursunuz. Eğer "katil devlet" yerine "Hrant'ın öldürülmesinin asıl gerekçesi AK Parti'yi bitirmek" deseydiniz; davada AK Parti'yi yanınıza çekerdiniz. Burada gene AK Parti doğru davranmayabilirdi. Ama o zaman eleştirmek daha doğru olurdu ve o zaman bunun İslami kesimde de karşılığı olurdu. Ama öyle olmadı. Geniş bir çevre olarak ele alındığında "Hrant'ın arkadaşları" ilkini tercih ettiler. Bunun arkasında da eski sol refleks var. Tabii benim gibi birçok insan da bu hatanın bir parçası... Seyirci kaldığımız için...

 

 

Ergenekon ile PKK arasında 'doğal işbirliği' var

 

BDP'ye gelmeden önce AK Parti neden müzakerelerden güvenlikçi bir stratejiye geçti?

Bu tercihin iki nedeni var. Birincisi AK Parti'nin sorunun PKK'yla görüşme yoluyla çözülemeyeceğine ikna olması veya buna ikna edilmesi. İkinci ve daha önemlisi ise AK Parti'nin bu kanaate gelmesine neden olan Kürt siyaseti. Çünkü çözümü asıl isteyenler, bunu hak edenler, bunun bedelini ödeyenler Kürtler... PKK ise, masada çıkacak hiçbir çözüme razı olmayacağına dair bir intibayı aslında bütün Türkiye'ye verdi. Müzakere demek muhtemel karşılıklı tavizlerle ortak bir çözümde buluşmaya hazır olmak demektir.

PKK neden bundan kaçtı?

Muhtemelen vereceği tavizlerin kendisini zayıflatacağını düşündü. Ki öyle olması da kaçınılmaz. Kürt kesiminde siyasetin demokratikleşmesi sonucunda kendi ağırlığının azalacağını düşünmüş olabilir. Bunun anlamı şu: Hükümet ne yaparsa yapsın çözemeyeceği bir Kürt meselesi ile karşı karşıya demektir. O zaman şu soruyu sorabiliriz: Hükümetin ne yaparsa yapsın çözemeyeceği bir Kürt meselesi kimin menfaatine?

Kimin?

Genellersek Ergenekon'un menfatine. Burada doğal olarak Ergenekon'la PKK arasında bir işbirliği, yön birliği ortaya çıkıyor demektir. Bu tablo AK Parti'nin tasvip etmesek de, neden güvenlikçi bir politikaya yöneldiğini gösteriyor. Bu açıdan hükümetin Hakan Fidan'a sahip çıkmasının siyasete sahip çıkmak olduğunu Kürt siyasi hareketinin de görmesi gerekiyor. Bundan sonra Kürt tarafının üzerinde daha büyük bir sorumluluk var. KCK operasyonlarına karşı çıkanların, hükümetin müzakere ve görüşmelere sahip çıkma tavrına sahip çıkmaları gerekiyor.

 

 

Uludere hükümete karşı yapılan bir operasyondu

 

Uludere'de MİT'in ve AK Parti'nin aldatıldığını söylediniz.

Uludere olayı göstere göstere gelen kasıtlı bir olay. O yolun daha bir gün önce kullanılmış olması, PKK'nın ise o güzergahı kullanmaması, arazinin düzlüğü, kaçağa gidenlerin korucu köyü olması, karakolun bunları izlemesi, giderken gelirken ve malları yüklerken Heronlar tarafından görülmeleri, yollarının kesilmesi, işaret fişeği atılması vs. Burada kesinlikle kasıt var. Yani asker ve MİT içindeki birileri hem Hakan Fidan'ı hem de hükümeti yanılttı. AK Parti'nin Kürt sorununu halledemeyeceği, AK Parti'nin ancak bürokrasiyle işbirliği yaparsa ayakta kalabileceğini söyleyen bir mesaj bu.

Hükümet neden sahip çıktı bu kadar?

Hükümet böyle bir darbe yiyeceğini hayal edemedi. AK Parti'nin şöyle kötü bir alışkanlığı var; 'Cumhuriyeti' hala tanımıyorlar. Bu devletin nasıl direnebileceğini hayal edemiyorlar. Sünni Müslüman kesimde çok yaygın olan bir anlayışla, belirli iyi insanları kurumların başına getirerek o kurumlara hakim olduklarını sanıyorlar. Ama öyle değil. Bu olayda bir kere daha bu mesaj verildi AK Partiye.

Devlet içinde bürokratik yapı hala güçlü yani?

Evet. O grup daha önce darbeyi denedi, Kılıçdaroğlu operasyonu ile seçimde yenmeyi denedi. Baktılar olmuyor, AK Parti oyunu artırıyor, bu kez AK Partiyi Kürt meselesi üzerinden vurmaya, geriletmeye çalışıyorlar. Uludere budur. Şimdiki hedefleri de bürokrasi üzerinden iktidara ortak olmaya çalışmak. MİT krizi de budur. Eğer AK Parti Uludere'de daha cesur olsaydı muhtemelen MİT krizi olmazdı... Ama hükümetin Uludere'deki zayıflığı, diz çökertilebileceği intibaını uyandırdı ve bu fırsat kullanıldı.

 

 

Cemaat siyasi sorumluluğunun farkına varmalı

 

MİT krizi ile AK Parti-Cemaat çatışması gündeme geldi. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Bu gerilimin kaynağı aslında Osmanlı'ya kadar gider. Osmanlı'da siyaset yapmanın yolu dinsel kanallar. İki büyük gelenek görüyoruz: Birisi tarikatların getirdiği bir kariyer. Milli Görüş biraz bunun devamı gibi. Diğeri de tekke ve zaviyelerin getirdiği bir gelenek ki Gülen cemaati de bunun devamı gibi. Aradaki fark tekke ve zaviyelerin çok daha kentli, elit bir kesimden olması. Kültürü, ahlakı ön plana çıkaran, Batı'yla daha uyumlu, yatay bir işbirliğini temel alan bir tür kurumsallaşma. Bugün Türkiye'de hem böyle sosyokültürel bir yapı var, hem de AK Parti gibi Milli Görüş'ten gelen, tarikatların yerelden merkeze uzanan çizgisini andıran bir başka gelenek var.

Ortaklıkları yok mu?

İkisi de aynı dertten muzdarip, ikisi de aynı Türkiye'yi istiyorlar. Hedefler, amaçlar aynı ama kültürel yapıya girdiğiniz zaman birbirlerine pek benzemeyen insan gruplarından bahsediyor olabiliriz. Bugünkü siyasi zemine geldiğimizde ise burada kendiliğinden bir işbirliğinin olduğunun altını çizmek lazım. AK Parti iktidarı ile birlikte vesayet kurumları olan asker, yargı, polis ve MİT'te önemli değişimler oldu. Askeri vesayet geriledi. Yargıda reform yapıldı. Polis ve MİT içindeki mafyöz yapılar temizlendi. Buralara yeni insanlar geldi. Buraya gelen insanlar beli bir kültürel koda sahip oldular. Gülen cemaatine üye olan kişiler de doğal olarak girdiler.

Cemaat bugün siyasi bir aktör müdür?

Gülen cemaatinin siyasi sorumluluğunun farkına vararak bunu taşıyacak insanları üretmesi ve şeffaf biçimde topluma sunması gerekiyor. Aksi halde son krizde olduğu gibi "olağan şüpheli" hale gelir. Bu cemaatin kullanılma olasılığını da arttırıyor. Böyle bir teşebbüs karşısında da olayı kontrol etmeleri son derece zor olduğu gibi, bunun nereye varacağını denetleyemezler ve maliyetini de ödemek zorunda kalırlar.

Şeffaflaşma meselesinde kimler aktör olabilir?

Bunun yanıtı bize düşmez. Sonuç olarak bu cemaatin içinde hem Fethullah Gülen'in onayını almış, hem de aşağıdan kabul gören, gerçekten temsil yeteneğinin olduğu düşünülen birtakım sözcülerin, muhtemelen değişik alanlarda farklı sözcülerin olması gereği açık...

POLİS-YARGI KAPALI SİSTEMİ RAHATSIZ EDİCİ

Cemaatin siyasi sorumluluğu ne demek?

Şu anda cemaat her ne kadar kendisini siyasetten uzak tutup, hizmetle meşgul olmaya çalışırsa çalışsın, ister istemez kendi içindeki insanların veya cemaat üzerinden davranan cemaat dışı insanların eylemleri yüzünden cemaate siyasi misyon, siyasi hedefler tercihler yükleniyor. Siz ne kadar sessiz kalsanız da bu üzerinize yapışıyor. Bunların bazıları hoşunuza gider, bazıları gitmeyebilir. Ama kullanıma açık duruma geliyorsunuz. İşte bunu önlemenin yolu içlerinden bazı sözcüler seçerek onları kamusallaştırmalarıdır. Bu aynı zamanda cemaati şeffaflaştıracaktır da. Bu kişi Fethullah Gülen değil tabi ki. Mesela Hakan Fidan olayına nasıl baktıklarını birileri açıklamalıdır çünkü toplum bunu duymak istiyor. "MİT'in içindeki pislikler temizlensin" önermesine kimse karşı çıkamaz, ama ikinci hamleye yani Fidan ve Taner'in şüpheli diye sorgulanmalarına ne diyorlar bilmiyoruz. Ne var ki sessizlik onları zan altında bırakıyor, çünkü siz konuşmadığınız sürece başkaları sizin üzerinizden spekülasyon yaparak o boşluğu dolduruyor.

Yargı içinde bir otonomlaşma görüyor musunuz?

Somut olayda Adli kolluk sisteminin olmaması, terör yasasının bu şekliyle var olması ve özel yetkili mahkemeler birlikte kendine has bir dünya oluşturuyor. Polisin ürettiği delillerle dosya savcının önüne gidiyor ve bunun üzerinden soruşturma ve tutuklama yapılabiliyor. Şu andaki sıkıntı polis ile yargı arasında organik kapalı devre bir sistem kurulmuş olması. Burada siyasi kullanıma açık ve kötü niyetli kullanıma imkan veren bir zemin var. Bu devamı mümkün olmayan bir durum ve de sonuçta AK Parti'nin taşıyamayacağı kadar ağır bir yük. KCK operasyonları söz konusu yükü ortaya koydu, çünkü hukuki gibi gözüken ama kolayca siyasi olabilen tasarruflara neden oldu. (Yeni Şafak)

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler