YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Tuğ, Deniz Gezmiş'in idamını isteyen askeri savcı
Tuğ, Deniz Gezmiş'in idamını isteyen askeri savcı
Tuğ, Deniz Gezmiş'in idamını isteyen askeri savcı
23 Şubat 2008 / 20:17 Güncelleme: 23 Şubat 2008 / 00:00

Dünden Yarına belgeseli bu hafta tarihimize damga vuran ’12 Mart Muhtırası’ adlı bölüme yer veriyor. Cüneyt Polat tarafından hazırlanan belgeselde idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandıkları sıkıyönetim mahkemesinde askeri savcı olarak görev alan Baki Tuğ döneme ışık tutacak açıklamalar yaptı.


 


Baki Tuğ röportajda komünist sistemin öncülüğünü kimin yaptığını,muhtıranın kimlere karşı yapıldığı ve öğrenci liderlerinin TSK ile bağlantıları hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu.


 


Baki Tuğ kimdir?



1937 yılında Şiran'da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi, aynı fakültede master yaptı. Kıbrıs Barış Kuvvetleri Askeri Mahkemesi Baş Hakimliği görevinde bulundu. TSK'dan Hakim Albay rütbesi ile emekli oldu. İdam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yargılandıkları sıkıyönetim mahkemesinde de askeri savcı olarak görev aldı. Abdullah Öcalan'ı SBF öğrencisi iken gözaltına aldıktan sonra soruşturmasını yürüten savcı olarak da biliniyor.

1991 seçimlerinde Ankara Keçiören bölgesinden DYP milletvekili seçildi. Zaman zaman grupta Demirel'e karşı yumuşak çıkışları ile de tanınıyor. Bir ara Cindoruk'u genel başkan seçtirmek için uğraşann milletvekilleri arasında yer aldı. Cindoruk'un genel başkanlık yarışından çekilmesi üzerine Çiller'i destekledi. Kongrede de Çiller'in kazanması için en büyük mücadeleyi verenlerden biri oldu. Ancak kabineye giremeyince Çiller'e başkaldıran ilk milletvekilleri arasında yer aldı. Evli, 3 çocuklu, İngilizce biliyor.



 


KOMÜNİST SİSTEMİN ÖNCÜLÜĞÜNÜ TİP, TÖS VE DEV-GENÇ YAPMIŞTIR



 27 Mayıs 1960’ı takiben Türkiye’de gerçekten çağdaş, hukuk abidesi olan bir anayasa gündeme gelmiştir. 61 anayasasının özelliği temel hak ve özgürlükler konusunda dünyanın en seçkin ana yasaları arasında yer almasıdır. Bu anayasa 1961 anayasasıdır. Ancak bu anayasa ile bizim toplumumuzu bir araya getirdiğiniz zaman, hem toplum zorlanmıştır. Hem anayasa zorlanmıştır. Neden derseniz? Temel hak ve özgürlükler konusunda 2 deyim vardır. Bunlardan bir tanesi sosyal adalet ilkesi, diğeri de sosyal devlet ilkesidir. Sosyal adalet ilkesini Türkiye solu yani uzun yıllardan beri mevzide yatan Türkiye solu; sosyal adaleti bölüşümcülük olarak kabul etmiş, sosyal devlet ilkesini de sosyalist devlet kabul etmiştir. Ve 61 anayasasını takiben de Türkiye’de; Türkiye işçi partisi gündeme gelmiş ve kurulmuştur. Türkiye işçi partisinin kuruluşunu takiben bu partiye paralel olarak, Türkiye öğretmenler sendikası, devrimci gençlik örgütü gündeme gelmiştir. Esasen sizinde bildiğiniz gibi devrimci gençlik örgütünün özünde ve esasında fikir kulüpleri ve Fikir Kulüpleri Federasyonu vardır. Sonradan bu iki federasyon ismini değiştirmek suretiyle devrimci gençlik örgütü adını almıştır. 1961 anayasasının bu iki ilkesi, Türkiye’de gerçekten istismar edilmiştir. Sosyal devlet anlayışını sosyalist devlet olarak kabul ettikleri için Türkiye’de bölücülüğün tohumları ekilmiştir. Türkiye işçi partisinin temel hedefi Türkiye halklarıdır. Türkiye halkları sloganı, Türkiye işçi partisinin Türkiye’de ki sloganıdır. Bu sloganla Türkiye işçi partisi, Türkiye’de bölücülüğün temellerini atmış ve TÖS ve Dev-genç vasıtasıyla Türkiye’yi 1968- 69 yıllarına getirmiştir. Bu yıllara geldiğimiz zaman Türkiye’de sosyalist sistem moda halini almış. Türkiye’de entelektüel bir kesim, bürokrat bir kesim, TSK içindeki genç subaylar ve onları temsilen de yüksek rütbeli bazı subaylar, komutanlar sempati duymaya başlamışlar. Bu sempatinin sonucunda da siyasal partilerin bir bölümü, gençlik örgütü, öğretmenlerin bir kesimi Türkiye’de sosyalizmi ön sıraya çıkarmış, ve Türkiye’nin kalkınmasının sosyalist sistemle olacağı kanaatiyle hem gençliği örgütlemişler, hem öğretmenleri örgütlemişler, hem işçi sendikalarını örgütlemişler, bu arada da TSK’nın bir kesimine oturmuş ve girmişlerdir. Bu nedenle de Türkiye’de sosyalist sistemle mevcut anayasal sistem arasında bir kavga başlamıştır. Dev-genç, TİP, TÖS Türkiye’de uygulanan anayasal sistem değişecek, bu sistem yerine komünist sistem oturacak ve Türkiye’nin kalkınması bu şartlarda sağlanacaktır şeklinde bir yola girmişlerdir. Bu yol Türkiye’de bir tarafta Dev-gençliği, diğer tarafta da ülkücü gençliği gündeme getirmiş ve üniversitelerde bu olayın kavgası başlamıştır. Yani 1968’i takiben Türkiye’de ki kavga, yani gençlik arasındaki, sendikal faaliyetler arasındaki, iktidarlar arasındaki kavga Türkiye’ye komünist sistemi getirme savaşıdır. Bunun temsilciliğini de TİP, TÖS ve Dev-Genç yapmıştır.


 


12 MART MUHTIRASININ ÖZÜ TÜRKİYE’Yİ MARKSİST SİSTEMDEN KURTARMAK


9 Mart, Ankara’da Emek mahallesinde bir geniş salonda, bir evde yapılan bir toplantının özü ve özetidir. Yapılacak ihtilalin son hazırlık toplantısıdır. Bu toplantıyı takibende Türkiye’de bir sol darbe olacak, o sol darbeyle beraber Türkiye sosyalist elbiseyi giyecektir. Olayın özü ve esası budur. Ancak 9 Mart toplantısı, o günün şartlarında, 9 Martçıları temsil eden Em. Tüm General Celil Gürkan ve arkadaşlarının yapmış olduğu toplantıdır. Ankara’da da tüm birlik komutanlarının, genç subaylarının katıldığı bir toplantıdır. Bu toplantıda, toplantının özü ve esası teybe alınmıştır. O toplantıya katılan bir general tarafından teybe alınmış, toplantı sonrasında da o toplantının esası o günün genel kurmay başkanı büyük insan Memduh Tağmaç Paşa’ya dinletilmiştir. O teypte; sosyalist müdahale yapılacak, darbe tamamlandıktan sonra da darbeyi temsilen, yani darbenin lideri olarak görülen KKK Faruk Gürler paşa bertaraf edilecek, Faruk Gürler paşanın yerine bir Tuğ. General Genel Kurmay Başkanı olacaktır. Olayın esası özü budur. Memduh Tağmaç Paşa, bu olayı, KKK olan o gün Faruk Gürler paşaya dinletmiştir. Yani Mısır ihtilalini takiben General Necip durumuna düşmek istemeyen Faruk Gürler, o saatten itibaren Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile beraber olmuştur. Yani bir cuntanın komutanı iken yanlışı görmüş ve o günün meşru zemininde genelkurmay başkanı olan Memduh Tağmaç paşanın yanında yerini almış, bir ihtilal bu davranışla bu davranışla muhtıraya dönüşmüştür. Eğer bu olay böyle cereyan etmemiş olsa idi, zannediyorum sosyalist darbe olurdu. Ve Türkiye’de de kan gövdeyi götürürdü. O nedenle de büyük insan, bana göre benim ölçülerimde, o günün Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç paşa bu olayı önlemiş, anayasal düzeni muhafaza etmiş ve sonra da ihtilali muhtıraya dönüştürmüştür diye düşünüyorum. Çünkü 12 Mart muhtırasının özünde Türkiye’yi Marksist sistemin pençesinden kurtarma olayı vardır. Aksi halde o günlerde komünist ihtilal olacak ve Türkiye sosyalist elbiseyi giyecekti diye düşünüyorum

 


MUHTIRA  İKTİDARA VE SOL CUNTAYA KARŞI VERİLMİŞTİR.


12 Mart muhtırası Silahlı kuvvetler bünyesinde gelişen bir hareket vardı. Bu hareket Türkiye’de ki anayasal düzeni değiştirme onun yerine sosyalist sistemi oturma hareketiydi. Ancak bu hareket gerçekleştirilirken bir taraftan da o günün siyasi iktidarı devleti temsilen Süleyman Demirel başkanlığındaki bir iktidar söz konusuydu. Silahlı kuvvetler, artık mevcut siyasi iktidarı Türkiye’yi sevk ve idare edemediğini, Türkiye’de bir çok olayların geliştiğini bu olaylara hakimiyet sağlayacak mevcut düzeni muhafaza edecek veya daha da ileriye götürecek bir gücünün olmadığı kanaatiyle 12 Mart muhtırası bir taraftan o günün iktidarına karşı, diğer taraftan da gelişen sol cuntaya karşı verilmiş bir muhtıradır bana göre.


 


ÖĞRENCİ LİDERLERİ TSK’DAKİ GRUPLARLA BAĞLIDIR


TSK bünyesinde oluşmuş bir cunta söz konusudur. İstanbul gurubu ayrıdır. Ankara gurubu ayrıdır. Bir de askeri okullarda bu faaliyetler gelişmiştir. Deniz harp okulunda bir öğrenci hareketi vardır. Hava harp okulunda bir öğrenci hareketi vardır. Jandarma subay okulunda bir öğrenci hareketi vardır. Bu hareketlerin hepsinin temsilci niteliğindeki, lider niteliğindeki elemanları vardır. Bu öğrenci liderleri aynı zamanda silahlı kuvvetler bünyesindeki guruplarla da bağlıdır. İrtibatlıdır. Ayrıca bu öğrenciler devrimci gençlik örgütü ile de irtibat halindedir. Bu nedenle de elbette ki bu bağlar bu irtibatlar söz konusu ise onları yönlendiren, onlara yön veren ve onları destekleyen TSK bünyesinde bir güç vardır. Mevcuttur. Desteklemiştir. Gerek deniz harp okulunda, gerekse hava harp okulundaki olaylar bunların örneğidir. Hava Harp Okulu olaylarının yayınladığı bir bildiri vardır. Deniz Harp Okulu olaylarının yayınladığı bir bildiri vardır. Bu bildiriler zaten okunduğu zaman bunların destekçilerinin olduğu da bir vakadır, bir gerçektir


 


DENİZ GEZMİŞ, MAHİR ÇAYAN VE DOĞU PERİNÇEK ÖĞRENCİ LİDERİYDİLER


Sıkıyönetim mahkemeleri anayasal kuruluşlardır. Anayasamızda sıkıyönetim mahkemelerinin müessese olarak varlığı kabul edilmiştir. 70 öncesinin olayları, artık mevcut yönetimin olaylara hakimiyet sağlamaması nedeniyle muhtıra verilmiştir. Muhtıra sonrasında da sıkıyönetim ilan edilmiştir. Sıkıyönetim ilanı anarşi, terör ve şiddet olaylarına karşı olmakla beraber Türkiye’de gelişen diğer olayları da önlemektir. Bu nedenle muhtıra verilmiş, anarşi, terör ve şiddet olaylarına karışan ve bunların önderliğini yapan gerek öğrenci gurupları, gerek üniversite mensupları gerek sendikal faaliyetler içindeki elemanlar, sıkıyönetim komutanlıkları tarafından tayin ve tespit edilmiş, birçoğu yakalanmak suretiyle mahkemeye sevk edilmişlerdir. Bu arada da öğrenci liderleri olarak da Mahir çayan ekibi, Deniz Gezmiş ekibi, Doğu Perinçek ekibi daha değişik ekipler söz konusudur. Bu öğrenci hareketleri biliyorsunuz o günlerin şartlarında; ABD’lileri kaçırma, fidye isteme, bankaları soyma, adam öldürme gibi olaylara karışan öğrenci liderleri söz konusudur. Bu nedenle sıkıyönetim o günün şartlarında düzeni disiplini sağlamak için anarşi, terör ve şiddet olaylarıyla geniş çaplı bir mücadele içine girmiş ve öğrenci liderlerini, diğer grup liderlerini yakalamak suretiyle sıkıyönetim mahkeme ve savcılıklarına sevk etmişlerdir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları da bu öğrenci temsilciliklerinden bir bölümüdür. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek bu üç sacayağı şeklindeki öğrenci liderliklerinin hedefte beraberlikleri olmasına rağmen uygulamada ayrılıkları söz konusu olduğu için, ayrı ayrı faaliyet içinde bulunmuşlardır. Çünkü Deniz Gezmiş ve arkadaşları kır gerillası vasıtasıyla, Mahir Çayan ve arkadaşları şehir gerillası esasıyla, Doğu Perinçek ve arkadaşları da uzun yürüyüş, Çin’de ki uzun yürüyüş misali olarak yürümek suretiyle Türkiye’de sosyalist sistemi hakim kılma gayreti içine girmişlerdir. Banka soygunları, fidye istemeler, adam öldürmeler, gasplar, hepsi bir araya getirildiği zaman bunları failleri tayin ve tespit edilmiş, o arada da Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Mahir Çayan ve arkadaşları, Doğu Perinçek ve arkadaşları yakalanmak suretiyle sıkıyönetim komutanlıklarına teslim edilmişlerdir. Dava, sıkıyönetim komutanlıklarına gelen bilgi, dosya, evrak neticesinde hazırlanmış, sıkı yönetim savcılıkları tarafından deliller tamamlandıktan sonra iddianameler yazılmış, sanıklar mahkemeye sevk edilmişlerdir. Bu davalardan birisi de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davasıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davası Ankara’da, Mahir Çayan ve arkadaşlarının davası İstanbul’da, Doğu Perinçek ve arkadaşlarının davası da yine Ankara’da işleme tabi tutulmuştur.


 


“ANAYASAL DÜZENE SON VERİP MARKSİST-LENİNİST SİSTEMİ UYGULAYACAĞIZ”


Sanıklar hakkında iddianame yazılıp mahkemeye verildikten sonra, mahkeme bir duruşma günü verdi. O duruşma günün de sanıklar tutuklu olarak, mahkeme salonuna getirildiler. Daha mahkeme salonuna girmeden koridorda, sanki dışarıdaki gibi bir anarşi havası yaratılmış, salona girmeden önce o günün tutuklu sanıkları Deniz Gezmiş ve arkadaşları mahkemeye girerken “bağımsız Türkiye” sloganıyla mahkemeye girmiş ve slogan atmışlardır. Yani mahkemenin düzenine, disiplinine saygı göstermemişlerdir. Bu nedenle de duruşma açılmadan duruşma hakimi salonun düzen ve disiplininin sağlanması için duruşmaya kısa bir süre ara vermiş, düzen ve disiplin sağlandıktan sonra sanıklar tekrar salona alınmış ve ondan sonra da sanıkların sorgulanmasına, hüviyet tespitine ve sorgulamasına geçilmiştir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları gerek sorguları sırasında, ifadelerinin tespiti sırasında gerekse duruşmalarının devamı sırasında mahkemeye saygılı davranmamışlardır. Mahkemeye saygılı davranmadıkları gibi aynen şunu ifade etmişlerdir; “biz bu mahkemeleri kabul etmiyoruz. Bu mahkemeler bağımsız mahkemeler değildir. Bu mahkemeler emirle hareket eden mahkemelerdir. Esasen bu mahkemeler bizim mahkemelerimiz de olamaz. Çünkü bizim mahkemelerimiz değişik mahkemeler olacaktır. Biz mevcut anayasal düzeni kabul etmiyoruz. Bu düzen vurguncuların, soyguncuların düzenidir. Biz ihtilali yapıp, iktidara geldiğimiz zaman bu anayasal düzene son vereceğiz. Bu düzene son verdikten sonra da Türkiye’yi kalkındırmak için Marksist-leninist sistemi uygulayacağız. Bizim hedefimiz budur. Bu hedefte yola çıktık. Ve bu inancımızı da gerçekleştireceğiz”. Hatta duruşmanın bir yerinde mahkeme heyetine hitaben “biz başarılı olduğumuz takdirde, sizin yaptığınız gibi böyle sizleri yargılamayacağız. Sizin hepinizi bir duvarın dibine dizip, silahla taramak suretiyle hepinizin hesabını göreceğiz” şeklinde sanıkların beyanı olmuştur. O nedenle sanıklar duruşmada, duruşmayı sevk ve idare eden hakimler heyetine saygılı davranmadıkları gibi kendilerini de savunma şeysine sokmamışlardır. Yani inançları neyse, ne yapmak istiyorlarsa onu ifade etmişlerdir. Ne yapmak istediklerini de zaten biraz önce arz ettim. Düşünceleri, tavırları gayet açıktı. Mevcut anayasal düzeni değiştirmek, onun yerine komünist sistemi kurmaktı.


 


MAHKEMEYE SAYGILI OLSALARDI MÜEBBET HAPSE ÇEVRİLEBİLİRDİ


Avukatların asli görevi ve vazifesi müvekkillerinin alacağı cezayı hafifletmektir. Onlar adına en iyi ölçülerde savunma yapmaktır. Onlarla aynı inancı savunmak değildir. O nedenle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatları, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını Marksist sistemi savunma açısından bir savunma yapmışlardır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının avukatları şayet duruşmalarda “ bu çocuklar gençtir. Gençliğin heyecanını yaşamışlardır. Yaptıkları olaylar nedeniyle, eylemler nedeniyle pişman olmuşlardır. Biz bu pişmanlığımız nedeniyle mahkemeye karşı da saygılıyız. Hakimler heyeti bu ülkenin hakimleridir. O nedenle verecekleri karara saygı duyuyoruz” şeklinde bir savunmada bulunmuş olsalardı, ben Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararlarının müebbet hapse çevrilebileceği kanaatini taşıyorum. O gün öyle taşıyordum bu gün böyle taşıyorum. Çünkü mahkemenin vereceği idam kararlarını etkileyecek tek olay vardır. O olay da, sanıkların duruşmadaki hal ve tavırlarıdır. Sanıklar; yani Deniz Gezmiş ve arkadaşları duruşmaya çıktığı gün nasıl davranmışlarsa, mahkum oldukları gün de aynı davranışı göstermişlerdir. Yani mahkemeye saygılı olmamışlardır. Fırsat buldukları her celsede mahkeme heyetine de hakaret hamiz sözler sarf etmişlerdir. TCK’nın 59. maddesi sanıkların duruşmadaki hal ve tavırları nedeniyle takdiri tahvif sebebinin kullanılmasını hakimlerin takdirine bırakmıştır. Sanıklar hakimlere saygısızsa, mahkemeye saygısızsa, hakimlerin sanıklar hakkında TCK’nın 59. maddesini tatbik etmeleri mümkün değildir. Şunun için mümkün değildir. Çünkü 59. maddeyi tatbik ettiğiniz zaman gerekçe göstereceksiniz. Yani sanıkların duruşmadaki hal ve tavırlarının iyi oluşu nedeniyle TCK nın 59. maddesi kullanılmıştır diyeceksiniz. Böyle bir şey olmadığına göre hakimlere de o maddeyi kullanma hakkı ve takdiri verilmemiştir. Bu nedenle de bu gençler idam cezasına mahkum olmuşlardır.


 


İNFAZDA KÖTÜ MUAMELE OLMAMIŞTIR


Bu iddiaların hepsi yanlıştır. Doğru değildir. Normal ölçülerde idamlar nasıl yapılmışsa, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı da o şekilde yapılmıştır. Askerlerin özelliği vardır, düzen ve disiplini bozmamak. Bu idamlarda da askerler düzen ve disiplini bozmamış, Ankara infaz savcısı ki, sivil savcıdır, infaz savcısı gelmiş cezaevinde hangi ölçülerde,  yapmıştır. Farklı bir muameleye tutulması için hiçbir sebep yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde ne bir infaz savcısı, ne bir hakim, ne bir savcının idam kararı verdiği insanların idamından mutluluk duyması mümkün değildir. Ama kanun gereği, şeriatın kestiği parmak acımaz misali bu olaylar da o şekilde olmuştur. Yoksa hükümlünün hükmünün infaz edilmesinden mutluluk duyacak bir hakim, bir savcı, bir komutan, bir insan düşünebilir misiniz? Bu dahi spekülasyondur.Bu çocukları idama götüren insanların, vicdani rahatsızlığının sonunda söyledikleri laflar, söyledikleri sözlerdir. Hiç birisi doğru değildir.


 


TSK İÇİNDE CUNTA OLUŞUMLARINA İTİBAR ETMİYORUM


Konumuza girerken 2 şeyden bahsettik. Sosyal devlet ilkesi, sosyal adalet ilkesinden! Bu iki ilkeyi, anayasanın özünü istismar etmek suretiyle istismar edenler, Türkiye’de sosyalizmi moda haline getirmiş, bu modayı TSK’nın genç subaylar ve okullara, askeri okullara da oturtmuştu. Bunun sonradan yanlış olduğu herkes tarafından görülmüştür. O nedenle, o dönemle bu günü mukayese etme şansımız yoktur. O dönem çok değişik bir dönemdi. 27 Mayısı takiben gelişen olaylar ve hareketler vardı. 27 Mayıstan sonra Türkiye, temel hak ve özgürlükler konusunda daha geniş bir platform üzerine oturtulmuş, bu nedenle de düşünce özgürlüğü geniş çapta gündeme getirilmiştir. Bundan istifade eden ve mevzide bekleyen eski komünist tüfekler bundan istifade etmek suretiyle komünist sistemi Türkiye’ye getirip oturtmak istemişlerdir. Bu olayı Türk gençliğine, bu olayı TSK bünyesindeki okullara, okullarında bir bölümüne, genç subaylara da benimsetmişlerdir. O nedenle bunun ordu içerisindeki etkileri de olmuştur. Hakikaten bazı komutanlar Türkiye’nin ekonomik yönden kalkınmasını, sosyal yönden kalkınmasını, siyasi yönden derlenip toparlanmasını sosyalist sistemin Türkiye’de uygulanmasına bağlamışlardır. Bağladıkları içinde hem silahlı kuvvetler içinde dışarıyla irtibatlı olarak, sosyal bünye ile irtibatlı olarak örgütler oluşmuş, bu örgütler de komünist sistemin Türkiye’ye uygulanması için her türlü faaliyet içerisine girmiştir. İşçi sendikaları bir taraftan, devrimci işçi sendikaları, dev-genç bir taraftan, bunun yanı sıra bürokrat kesimdeki elemanlar bir taraftan, ayrıca bunların dışında da TSK bünyesindeki bir kısım, tamamını demek zaten mümkün değil, genç subaylar ve bazı komutanlar tarafından da örgütlenmeler olmuş ve ihtilale, cunta hazırlıklarına girilmiş, ancak biraz önce de arz ettiğimiz gibi o günün genelkurmay başkanı bu işe müsaade etmediği için bu tür bir oluşum başarılı olamamıştır. Onu bu güne aktardığımız takdirde, bu gün o günün şartlarından hiç birisi mevcut değildir. O günün şartlarıyla bu günün şartları çok değişiktir. Kaldı ki; 1980 sonrası TSK bu tür olaylardan uzaklaşmıştır. Bu olayların dışında kalmıştır. Kendi kışlası, kendi sosyal yapısı içinde Türk milletine en iyi ölçülerde nasıl hizmet ederiz onun hesabı içine girmiştir. Şu anda böyle bir şeyin varlığından söz etmek bana göre mümkün değildir. Ancak dışarıda bu nevi konuşmaların, bu nevi tartışmaların olduğu da bir gerçektir. Ben bunların hiç birisine ihtimal vermiyorum. İtibar etmiyorum. Böyle bir şey olacağı kanaatini de taşımıyorum.


 


İHTİLALLERDE DIŞ GÜÇLERİN ETKİSİ VARDIR


Ülkelerde gelişen ihtilal hazırlıklarında dış etkilerinde etkisi vardır. Bunu söylemek için müneccim olmaya gerek yoktur. Etki vardır. Ancak Türkiye’de 27 Mayıs hangi şartlarda nasıl geliştiği hepimizce malumdur. CHP ve DP çekişmesi neticesinde bir kardeş kavgası söz konusu olmuş, 27 Mayıs 1960 ihtilali bu şekilde gerçekleşmiştir. O günün şartlarında o günün iktidarı erken seçim yolunu açsaydı, her halde TSK 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapmazı diye düşünüyorum. Ancak 27 Mayıs 1960 ihtilali ile 12 Mart 1971 muhtırası çok farklı! Neden farklı? Birisi 2 parti arasında siyasi iktidar mücadelesi sonunda, toplumda ki bir kavgayı önlemek için bir müdahale yapılmış, halbuki 12 Mart muhtırası Türkiye’de ki mevcut anayasal sistemi değiştirmek, bu sistemin yerine komünist sistemi oturtmak için bir hazırlık vardır. Gençlik arasında bir hazırlık vardır. TSK içinde bir hazırlık vardır. Sosyal bünyede bir hazırlık vardır. Yani 27 Mayıs ile 12 Martı mukayese ettiğinizde, bu mukayese hiç mukayese kabul etmez. Birisi iki siyasi partinin iktidar kavgasından gündeme gelmiştir. 12 Mart 1971 muhtırası ise mevcut anayasal düzeni değiştirmek isteyen güce karşı verilmiş olan bir muhtıradır. Yani anayasal düzenin devamını sağlamak için 12 Mart 1971 muhtırası verilmiştir. O muhtıra verilmeseydi bana göre Türkiye’de komünist sistem çok rahat olur, Türkiye’de sistem değişikliği olurdu. Ve Türkiye’nin bölünme, parçalanma olayı gündeme gelirdi. Çünkü Türkiye’ye getireceğiniz komünist sistem, aynen Bulgaristan, Romanya, Çekoslovakya’da olduğu gibi Rusya’nın bir peyki haline gelirdi. Sonradan da iflas eden bir komünist sistemden sonra da Türkiye’nin hangi şartlarda nasıl olacağını düşünmek dahi Türkiye için bir felaket olurdu diye düşünüyorum. Onun için 27 Mayısla 12 Martı hiç mukayese etmiyorum. Mukayese etmeyi de gerekli görmüyorum. Çünkü 27 Mayıs 1960 ihtilali millet iradesiyle gelmiş bir iktidarı bir gece baskınıyla silah zoruyla iktidardan almış, onun yerine milli birlik komitesi oluşmuş ve Türkiye’yi sevk ve idare şeysine girmişler. Bu bir kardeş kavgasını önlemek için yapılmış bir ihtilaldir. 12 Mart 1971 muhtırası ve onun sonrasına geldiğimiz zaman 12 Mart muhtırası Türkiye’yi komünist sistemin pençesinden kurtarmak için verilen bir muhtıradır. Onun için bunların ikisini karşılaştırmak dahi istemiyorum. Birisi bir milli iradeyle iktidara gelen bir iktidarı götürmüş, diğeri ise mevcut anayasal düzeni korumak için verilen bir muhtıradır diye düşünüyorum.


 


PİLOT NECATİ ÖCALAN’IN EN YAKINIDIR. EN YAKININDADIR


 Bu pilot Necati olayı toplumda konuşulan, tartışılan bir olaydır. Pilot Necati denilen kişi özünde, esasında asker değildir. Asker olduğu kanaatinde de değilim. Ama Abdullah Öcalan’ın en yakınıdır. En yakınındadır. Abdullah Öcalan’ın evlendiği Kesire Yıldırım Öcalan’ın bir yanında oturur, pilot Necati bir yanında oturur. Tabi bu arkadaşın finansı nedir? Abdullah Öcalan’a yardımı nedir? Bunu geniş ölçüde tayin ve tespit etmek mümkün olmamıştır. Bu pilot Necati’nin Adana, o civarda uçak kullandığı, ilaçlama yaptığı hatta ilaçlama yaparken uçağının düştüğü, öldüğü yönünde rivayetler vardır. Doğruluk derecesini bilme imkanımız yoktur. Bunun Apo’nun finansörü olduğu konusunda da bilgimiz yoktur. Finansör olduğu kanaatini de taşımıyorum. Zannediyorum bu arkadaş o günün şartlarında aşağı yukarı orta yaşlarda, orta yaşında altında olan bir arkadaştır. Apo’nun yakınındadır. Sonradanda ortadan kaybolmuştur. Yalnız en son bilgilere göre vefat ettiği, mezarının da Karşıyaka mezarlığında olduğu söylenmektedir. Doğruluk derecesi konusunda da bir şey söylememiz mümkün değildir. Yani pilot Necati olayı Apo’nun yakınında olan bir kişi oluşu nedeniyle gündeme gelmiştir. Bu kişi MİT’in bir elemanımıdır? Apo’nun bir elemanı mıdır? Yoksa başka istihbarat örgütlerinin bir elemanı mıdır? Bu konuda net bilgisi olan kimse yoktur diye düşünüyorum.


NOT: Dünden Yarına, 8 Mart 2008 ‘de Kanal A ekranlarında yayınlanacak.                    
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler