YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Sezai Karakoç’tan Ak Parti’ye sert eleştiriler
Sezai Karakoç’tan Ak Parti’ye sert eleştiriler
Sezai Karakoç’tan Ak Parti’ye sert eleştiriler
03 Haziran 2008 / 13:34 Güncelleme: 03 Haziran 2008 / 00:00

Ünlü düşünür, şair ve Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, partisinin son haftalık toplantısını gerçekleştirdi. Haftalık olarak devam eden toplantılar bundan sonra aylık olarak gerçekleşecek. Konuşmasına, AK Parti’ye açılan kapatma davası ile başlayan YDP Genel Başkanı, kapatma davası karşısında AK Parti’yi korkak bir tavır sergilediği için eleştirdi. YDP Başkanı Karakoç, açılan davanın ne anlam taşıdığını Türk siyasi tarihine damga vurmuş, “2. Abdülhamit’ten günümüze kadar” gerçekleşen darbelerin analizini yaparak açıkladı.


KAPATMA DAVASI İLE 28 ŞUBAT BENZERLİĞİ


AK Parti’yi “legal” kabul etmemekle, “yani siz seçimle iktidar oldunuz, Meclis Başkanlığı sizde, Cumhurbaşkanını siz belirlediniz ama buraları hak etmiyorsunuz. Zihniyetiniz yasalara aykırı yani meşru değilsiniz” demek isteniyor. Ama bu ilk kez olmadı. Bundan evvel 28 Şubat’ta da aynı olay cereyan etti. Bir takım güçler baskı yaptı; “çekilin” dedi. O zamanın Başbakanı’nı istifa ettirdiler. Her ne kadar “ben her hangi bir baskı altında kalmadan istifa ettim” diyorsa da, buna 70 milyondan inanan tek kişi dahi yoktur, kendisi dâhil.


İSLAMCI AYDINLARA VE JÖN TÜRKLERE SERT ELEŞTİRİ


Meşru bir yolla devletin başında yer alan Abdülhamit, Avrupa’da eğitim almış aydın takımı Jön Türkler ve örgütlendikleri oluşum İttihat Terakki tarafından “Kızılsultan” diyerek, askeriyenin içine de sızılıp darbeyle alaşağı edildi. Sonraki yıllarda da Türk siyasi hayatına yön veren Jön Türkler bugünkü siyasi sisteminin temellerini atmış oldu. Osmanlı kötüye gidiyordu, bu kötüye gidişe dur denilmeliydi ama bunu yapacak olanlar Jön Türkler değil yine Osmanlı’nın Müslüman, iyi niyetli, idealist aydınları olmalıydı. Ancak fırsattan istifade eden Jön Türkler ve onların uzantısı İttihatçılar oldu. Daha sonra toplumun düştüğü felaket onları da yok etti.


“27 MAYIS DARBESİ’NDEN DEMOKRAT PARTİ DE SORUMLU”


1946’da aslında çok partili hayat geçilmedi. İktidarda olan İttihat Terakki uzantılarının, diğer uzantılara (DP) muhalefet hakkı tanıdı. Ancak daha sonra muhalefet iktidara çok sert yüklenince CHP de yaptığına pişman oldu. İktidar, asıl muhalefet hakkı olanlara bu hakkı tanımadı. Tabi onlar da henüz hazır değildi. Çok partili hayata “lafta” geçildi. Çünkü siyasi partiler kanununda hiçbir değişiklik yapılmadı. Demokrat Parti adeta görevlendirildi. O zamanki tabirle “danışıklı dövüşle kurulan parti” deniyordu DP için. Sonra CHP, muhalefete dayanamadı ve seçime gidildi. 1946’nın tersine 1950’de seçim gizli oy kullanma yöntemiyle yapıldı ve Demokrat Parti tek başına iktidar oldu. CHP’nin yerine geçen DP geçti ancak oda eski alışkanlıklarına devam etti. DP de başka muhalif partilere fırsat vermedi. Anayasa’yı değiştirmedi. Sadece CHP’ye muhalefet hakkı verdi. CHP ne yaptı? Daha iktidarın ilk yılında muhalefeti “illegal” boyutlara götürdü. Yıkıcı muhalefete başladı, yapıcı muhalefete değil. Bütün sokaklarda mitingler yaptırdı. Yani bununla demek istedi ki “sen illegalsin.” Aslında ikisi de ittihatçıların devamı olduğu için illegaldi. Eğer gerçek bir Anayasa olsaydı ne CHP ne DP parti kuramazdı. DP içinde Menderes ve bazı arkadaşlarının ayrı tutulabiliriz. Menderes ve arkadaşları iyi niyetli olabilir, ancak onlar daha çok maddi olarak kalkınmayı amaçlayarak, manevi cepheyi ihmal ettiler. O dönemde Menderes bir takım dini içerikli konuşmalar yapması manevi olarak kalkınmayı sağladığı anlamına gelmez. Ancak o döneme kadar millet yasaklar ve baskılar yüzünden o kadar bunalmıştır ki Menderes’in “bu millet Müslümandır” demesi bile tarihe geçecek bir sözdür. O dönemde bugünkü gibi yüzlerce dernek yoktu. Milliyetçi bir grup dernek kurmuş ve şubeleri çoğalmıştı. Menderes’e geldiler, “bunların parti kurması bir dilekçeye bakar. O zaman sen zor durumda kalırsın” dediler. Bunun üzerine o derneği kapattılar. DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı vermemesi nedeniyle sadece CHP ile karşı karşıya kaldı. Eğer DP başka oluşumlara da muhalefet hakkı verseydi başkaları da illegal yollara başvuramazdı. 27 Mayıs darbesi için ortamı hazırlayan yine bizzat DP’nin kendisidir. Eğer Demokrat Parti Anayasa’yı değiştirse, millete muhalefet hakkı tanısaydı, CHP tek kalmayacak, gizli örgütler kurarak toplumu germeyecek ve darbe ortamını hazırlayamayacaktı. Ama DP eski alışkanlıklarına devam ederek, CHP gibi davrandı sonuçta illegal bir şekilde Abdülhamit’e yaptıkları gibi Menderes’i de devirdiler.


CHP “FAŞİST”, MSP VE MÇP “MÜSADELİ” PARTİLER


27 Mayıs darbesinin ardından Sol’a geniş bir serbestlik tanındı, bunun sebebin ise darbenin yapılmasında yardımcı olmalarıydı. Sol’un darbedeki yardımları karşılıksız kalmadı ve Komünistlerin parti kurmalarına izin verildi. İşçi Partisi ilk o dönemde kuruldu. Hatta CHP bile kendini sol olarak tanımladı. İnönü o dönem de kendilerinin ortanın solunu temsil ettiğini açıkladı. Hâlbuki CHP solcu bir parti miydi? Hayır. Sağcı bir parti miydi? Hayır. CHP faşist bir partiydi. Ancak o dönemde Sağ’a o haklar yine verilmedi. Demokrat Parti çizgisinde olan Adalet Partisi’ne izin verildi ama çok kayıt kuyut altında... Sonra onu da illegal kabul edip, 12 Mart’ta indirdiler. Bütün bunların altında yatan sebep tabanın “legal” kabul edilmeyişidir. Birileri sınırları çiziyor, sana muhalefet hakkı veriyor ama çizgiyi aşman durumunda seni alaşağı ediyor. Aslında sana “hak” vermiyor “müsaade” ediyor. CHP dışında var olan tüm partiler “müsaade partileri”dir, hatta 12 Mart’tan sonra kurulan Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi de müsaade partileriydi. Yoksa bunların anayasada hakları vardı da grupları onun için kuruyor değildi. Mesela 12 Mart’tan öncesi, sırası ve sonrasında ki 1973 seçimlerine kadar biz bir takım düşüncelerden dolayı yargılanıyorduk ağır cezalarda. Ve-l hâsıl kelam CHP hiçbir partiyi hiçbir zaman “legal” kabul etmemiştir. Çünkü kendisi “legal” değildir. Kendisi “legal” olmayan bir parti başkasını “legal” olarak kabul etmez.”


“TÜM PARTİLER İTTİHATÇI UZANTISINDAN DOĞDU”


Türkiye’de yaşanan askeri darbeler sonrasında tekrar partilerin kurulmasının sebebi dışarıya demokratik bir düzen görüntüsü çizmekti. Darbecilerin o demokratik çizgiye dönerken en çok dikkat ettikleri nokta, Abdülhamit döneminde ortaya çıkıp devleti düzeltmeye mecbur olacak olan İslamcı aydın kadronun doğmasına, parti kurmasına ve iktidar için mücadele etmesine müsaade etmemektir. Bugünde edilmemiştir. İstedikleri an istemedikleri bir partiyi kapatabilirler. Çünkü bu apaçık yazmamışlardır. Anayasa’ya yazılması lazım. İslamcı görüşe dayalı parti kurulu şeklinde bir ifade yazmamışlar. İlle de yazılması gerekmiyor. Ancak koydukları yasaklar böyle bir parti kurmaya imkân vermemektedir. Anayasa toplumun vicdanına aykırı hükümler ihtiva etmektedir. Türkiye’deki hiçbir parti milletin bağrından doğmamıştır. Milletin bağrından doğan tek parti Yüce Diriliş Partisi’dir. CHP- İttihat Terakki Partisi, DP-CHP, AP-DP, DYP- AP, DSP-CHP, ANAP dördünden doğmuştur. Milli Nizam Partisi de Adalet Partisi’nden çıkmıştır. 6 milletvekili ortaya çıkarak bir parti kurdu. Milliyetçi Çalışma Partisi de diğerlerinden doğmuştur. MSP-MNP, RP-MSP, FP-RP, AK Parti ve SP de FP’den doğmuştur. Yani hiçbiri milletten doğmamıştır. Nereden çıktıklarına bakarsanız gider Adalet Partisi’nden çıktığını görürsünüz. Nitekim sonu da Adalet ve Kalkınma Partisi’dir. Yani geldiği yere döndü. Çiller’in adamları gelirdi not tutardı yanımızda. Bir ay geçmeden, bir gün Çiller çıktı, “milletin bağrından doğduk biz” dedi. Milletin bağrından doğan aslında biziz ama büyüyemiyoruz, gelişemiyoruz. Neden? Çünkü bu milletin bağrından doğmayıp İttihat ve Terakki’den doğan partiler ile onlardan doğanlar, bu milletin bağrından doğan partiye izin vermiyor.


“AK PARTİ YÜREKLİ OLSA CHP’YE KAPATMA DAVASI AÇARDI”


İktidar partisine açılmış bir kapatma davası var. AK Parti ne yapmalıydı? İsyan mı? Hayır! Erdoğan, çıkıp istifa edebilirdi. Ben olsam konuşur, gerçeği söylerim. Ondan sonra ne olursa olur. Ama onlarda onu söyleme cesareti, yürekliliği yoktur. Ülkenin ihtiyacı olan milletin bağrından çıkan partilerdir. Bu biz oluruz, başkası olur ama böyle partilerin çoğalması ve direnmesi gerekir. İşte o zaman legal – illegal ortaya çıkar. Bana kimse çıkıp da illegalsin diyemez. Bunu dedikleri zaman onlara haddini bildiririm. Ama bunu yapamıyor hiçbiri. AK Parti’de bir parça kendine güven olsa, hazırlar bir dosya CHP’nin kuruluşundan bugüne hiçbir zaman legal davranmadığını ve bu sebeple Anayasa Mahkemesi’nden CHP’nin kapatılmasını istemesi lazım. Bunu istemeye kanunen hakkı da vardır. Siyasi Partiler Kanunu’na göre bir partinin yasalara aykırı hareket ettiğini ileri sürerek o partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açabilirsin.


SÖZDE İSLAMCI PARTİLER ASIL İSLAMCI AYDINLARI ENGELLEDİ


Fikren, zihnen ve kültürel olarak asgari düzeyde bir altyapıya sahip olmayan milliyetçi ve sözde İslamcı bir grup  sistemin “müsaadesi” ile partiler kurdular. Aslında kendileri İslamcı olmayan partilerden doğdukları halde “İslamcılık” iddiasıyla bir parti kuranlar, asıl İslamcı aydın kadronun kurması gereken İslami partinin önünü tıkıyor.


FP’NİN “TASFİYE”Sİ İÇİN AK PARTİ “TERCİH” EDİLDİ


Fazilet Partisi’nin bölündüğü dönem, öbürünü tasfiye etmek için şu anki iktidar partisi “tercih” edildi. Günü gelince de kendisine tasfiye yolu görünmüştür. Mesele “sahte ile hakiki” farkıdır. Sahte pragmatist ve opürtinisttir. Kolaylıkla anlaşır karşı tarafla. Her tavizi verir. Sonunda da gerekirse çekip gider. Çünkü gereken menfaati sağlamıştır. Artık daha ötesi olmuyorsa, bırakması da kolaydır. Fakat hakiki harekete girmek isteyenler önce bir temel hazırlamak isterler. İleriyi görüp, gelmişken memleketin hizmetinde bir yerde kesinti olmasın diye önce temeli sağlam atmak isterler. Sonrasında düşüncelerini geliştirirler, plan-program yaparlar ve taviz vermezler. Onun için onların kurulması, yerleşmesi çok zordur. Fakat öbürleri çabucak kurulurlar. Birden gelişirler saman alevi gibi sonra birden de sönüp giderler. Yüz yıldır biz bunu yaşıyoruz. Bu gidişle de daha da yaşayacağız. Ama nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun düzelmesi bir türlü uzamayınca parçalandı ve yok oldu; aynı şekilde bir kötü durum toplumda yaşayamaz. Yaşarsa o toplum birden bire çöker. Şimdi yüzyıldır bizim yaşadığımız bu durum giderek hayati bir noktaya gelmiştir. Daha da sürecek hali kalmamıştır. 


“AK PARTİ NE YAŞIYORSA KÖKSÜZLÜĞÜNDEN YAŞIYOR”


Türkiye’de kurulan partilerin tümünün İttihatçıların uzantılarından doğdu. AK Parti’den ayrılarak kurulacak bir parti de gerçek bir İslamcı parti olamayacaktır. Çünkü halktan doğmamışlardır. Nereden doğduklarını biliyoruz. Bugün içinde bulundukları durum da “köksüz”lüklerindendir.  Eğer köklü olsalar, milletin desteği arkalarında ve olabilecek en büyük çoğunluktalar, kadroları var, maddi imkânları var, Şimdiye kadar olmayan bir medya desteği var. Bir şekilde kendilerine bağlı medya kurdular. Yakında bunun da meşruluğunu tartışacaklar. Meşru kelimesi şeriattan gelir. Şeriat kelimesi ortadan kaldırıldı. Meşru kelimesi kullanılmaya devam etti. Ancak “meşru”nun muhtevası değişti. Şimdi meşru kelimesi Anayasa’ya uygunluk olarak geçiyor. Anayasa’ya uygunluk da o kadar kaypak ve genel bir kelime ki, orada adı geçen ilkelerden biri olan laiklik ilkesi 1937’de bir tek kelime olarak girmiş, şimdi ise Anayasa’nın her tarafı dolu. Anavatanı Fransa’nın Anayasası’nda, laiklik kelimesi bir defa geçiyormuş.


“MÜSLÜMANLAR İÇİN ASIL ALDATICI OLAN HAK SURETİNDE GÖRÜNENLER”


Batıl her zaman yanlıştır ve bu bir gün ortaya çıkar. Asıl aldatıcı olanın ittihatçıların uzantısı olan oluşumlardan doğan partilerin, en sonuncusunun çıkıp “ben İslamcıyım” der, hak suretinde görünürse o zaman Müslümanlar aldanır. Millet, kendi içinden bir partinin çıkması engellendiği için “Ehven-i Şer” olanı tercih etmiştir. Millete bir kabahat bulamayız. Ama aydınları şahsen sorumlu görüyorum. Onlar ortaya çıkıp “ikinizde sahtesiniz” diyebilirlerdi. Bir tiyatro sahnesi gibi siyaset sahnesi. Biri hak rolünde, biri zıddı rolde. İkisi birbirini suçlar. Sonunda perde kapanır. Sonra yeniden perde aralanır. Aynı oyun oynanır. Bizde millet olarak seyrederiz. Birilerinin çıkıp ikinizde sahtesiniz diyebilmeliydi. Muhalefet, asıl muhalefet görevini yapmıyor. İktidar da bir gün gideceğinin hissiyle görevini tam anlamıyla yerine getirmiyor. Bunun sebebi ise doğuştan “legal” olmamalıdır.


KAPALI KAPILAR ARDINDA PAZARLIK 


Bir gün aydın kadroların kuracağı bir partinin iktidar olması durumunda bütün partiler  lağvedilip, yeni bir anayasa düzenlenmesi gerekir. Bu gidişle bir yere varılamaz. Yüce Diriliş Partisi’nin şu an iktidar partilerince önemsenmeyip dikkate almıyorlar ama bir gün gelişip, büyüdüklerinde bizi susturmaya çalışacaklar. AK Parti kamuoyu önünde hesap verip, kendini aklaması gerek. Ama iktidar partisi kapalı kapılar ardında bir takım pazarlıklar içinde. Büyümek sayıca olmamalı. İçi dolmalı. Fikirler zenginleştirmeli. Kanun çerçevesinde, kurum ve kuruluşlarla dolmalı ki bizi suçlamaya kalkıştıkları zaman karşılarına çıkıp kendimizi müdafaa edebilmeliyiz. Asıl önemli olan kamuoyu önünde ithama cevap vermektir. Bugün AK Parti kamuoyu önünde çıkıp hesaplaştı mı? Hayır. Mahkeme devam ediyor. Kendini savunacak tabiî ki. Ama birde kamuoyu önünde hesaplaşmak gerekir. Ancak susuyorlar. Çünkü kapalı kapılar adından bir takım pazarlıklar yapılıyor. O pazarlıklar bitmediği için kamuoyu önünde de bir açıklama yapmıyorlar. Hâlbuki aslolan milletten oy aldın, milletin iktidarısın önce millete hesap vermen gerekir.


MHP VE MSP’YE İTTİHATÇILARLA İŞBİRLİĞİ SUÇLAMASI


Millet her şeye rağmen gerçek aydının arkasında ve sağduyuludur. Fakat ona ulaşmak bugün için mümkün olmuyor. Önce bir araya gelmeli. Fikirleri tespit etmeli. Daha sonra kapıları zorlayıp yasal haklarını koparmaları lazım. Bugün Müslüman aydınların parti kurmaya yasal hakları yok ancak fiili bir durum var. Kurulan bazı partiler kendilerini İslamcı parti olarak millete söylüyor. Aydın kadrolar bir araya gelip haklarını aramadıkça, millete bu haklarının olduğunu anlatmadıkça bir yere varamayız. Bunun için çalışmalıyız, kendimizi anlatmalıyız. Birden bire ortaya çıkıp geçici olarak İslamcı görünenlere kuşkuyla bakmalıyız. Çünkü böyle bir hak yok. Demek ki birilerinden bu hakkı alıyorlar. Seçime girmelerine bir şey demiyorlar. Sonrasında sınırı geçtiğini ya da işine yaramayacaklarını düşünüp kapatıyorlar. Mesela Milli Selamet Partisi, CHP’ye destek oldu ve CHP iktidar oldu. Yoksa Ecevit’in hiçbir zaman iktidar olacak hali yoktu. Daha sonra Ecevit’in ikinci kez iktidara gelişi de MHP sayesinde oldu. Bunlardan hiçbiri milletten aldıkları oyla gelebilmiş değiller. Bu desteği yapmalarına Milli Selamet’in hakkı var mıydı. Yoktu. Kimseye danıştı mı? Hayır. Bütün bunlar gösteriyor ki İslam adına, Milliyetçilik adına ortaya çıkan partilerin hiç biri halkın vicdanına dayanmıyor. Çünkü halkın vicdanı İttihatçıları ve onların uzantısı olanları asla kabul etmemiştir. Kimse bugün Sultan Abdülhamit’i deviren İttihatçıları rahmetle anmıyor. Onların uzantısı olmak, onların uzantılarıyla işbirliği yapmak, aynı sorumluluğu omuzlamak demektir. Mesele Abdülhamit meselesi değildir. Mesele bu milletin sahip olduğu devleti yıkmaktır. Sen gidip nasıl ittihatçı uzantılarıyla ortaklık yaparsın. Sen bunlara nasıl arka çıkar veya bunları kabul edebilirsin.


“AK PARTİ KAPATILSA NE OLUR, KAPATILMASA NE OLUR!”


Herkes soruyor “bu parti kapanır mı?” diye. Kapansa ne olur, kapanmasa ne olur? Şu an manen kapanmıştır zaten. Bitmiştir çünkü. Ruhunun olmadığı ortaya çıkmıştır. Böyle bir parti iktidarda kalsa ne olacak kalmasa ne olacak? Efendim o olmasa CHP gelir. Hayır gelemez. CHP her geldiğinde millet onu yere vurmuştur. Böyle partileri bizim olarak görmemize imkân yoktur. Biz kendi partimizi kurmalıyız. Şerh’en kurmuş bulunuyoruz ama “kurmak” demek içini doldurmak anlamına gelir. Aydınlar gelecek, dolduracak. Millet de  arkasında duracak. Yeter ki biz gerçekten layık olalım. Kendi çıkarlarımız için değil, milletin geleceği için çalışalım. Bunun için örnek olalım. Bunu yapamazsak daha umutsuz günler gelecektir. Biz görevimizi yapıyoruz. Bugün Anadolu’ya gidecek arkadaşlar duyursunlar, anlatsınlar. Her memlekette bir çalışma yapmak, meşale yakmamız lazım. Bizde bu konuşmaları ayda bire indirip daha çok Anadolu’ya yönelik konuşmalar yapmalıyız. Anadolu’dan davetler alıyorum. Ama ne için? Anadolu beni bağrına basmak istiyor. Beni görmek istiyor. Her tarafa gelmemi istiyor ama gidip konuşmalar yaparak, siyasetin dışında davranmak ve ikinci, üçüncü defa gittiğimde de Anadolu’ya bu konuları açmak için benim ömrüm buna yeter mi bilmiyorum. Onun için ben, daha direkt istiyorum. Anadolu aydını görevini yapmıyor. Kim bunlar? Öğretmen, imam, mühendis vs.. Millet oy vereceği zaman, aydınına danışır. Ama aydınlar görevini yapmadığı için millet neye bakıyor? Sözde kuvvete. Kuvvet dedikleri üç şeydir: Para, kaba kuvvet, kalabalıklık. Hâlbuki bunların hepsi boştur. Sizin paranız ne kadar çok olursa olsun, sizden çok daha parası olanlar vardır. Sizin ne kadar kalabalığınız olursa olsun sizden daha çok kalabalığı olanlar vardır. Sizin kaba kuvvetiniz ne kadar güçlü olursa olsun, sizden bileği güçlü olanlar vardır. Onun için temel güç, “hakikat”tır. Hatta bunun bir hikâyesi vardır, “Şeyh Şamil 20 yıl Rus kuvvetleriyle savaştı. Ruslar başa çıkamayınca kuvvetlerinin sayılarını arttırmıştı. En son da dört yüz bine çıktı sayı. Şeyh Şamil’in kuvvetlerinin sayısı ise dört yüzdü. Bir gün bir haber geliyor ki, “bazı kabileler, bir kısım insanların Ruslara gönülleri kaymış. Ruslar altın saçıyor tabi. Bunu duyan Şeyh Şamil bütün kabilelere, boyları toplantıya çağırıyor. Onların mübarek kabul ettikleri bir dağ var. Toplantıyı orada yapacağını bildiriyor. Herkes geliyor. O dağda da volkanik bir göl var. Şeyh Şamil büyük bir sandık çıkarıyor ve “işittim ki bazıları Rus altınına tamah ediyor. Altın istiyor. Bakın bu bizim hazinemiz. İçi altın dolu ama tek hazinemiz bu.” Emir veriyor adamlarına, “atın o altınları da o kuyuya.” Çıkarılması mümkün olmayan bir göl. Sonra diyor ki, “şimdi altın isteyen varsa, gitsin onu o gölün içinden çıkarsın, onun olsun” diyor. Ve dağılıyorlar. Burada anlatılmak istenen şu: zannetmeyin ki biz altın içinde yaşıyoruz. Biz Ruslarla mücadele ediyorsak, Allah’a iman ettiğimiz için, esir olmamak için diyor ve bıçak gibi kesiliyor Ruslara kaymalar. Hatta Ruslar o kadar zora giriyor ki ormanları bile kesiyor. Çünkü Çeçenler ormanları öyle kullanıyor ki, adeta ağaçların üstünde koşuyor. Ormandan geçen Rusların tepelerine pat indiriyorlar. Bununla başa çıkamadıkları için bütün ormanları yaktırmıştır bir Rus generali. Bunları da bilmemiz ibret açısından gereklidir. Şeyh Şamil’i yaşatan onun hazinesi değil, onun imanı, inancıdır. Bizlerin de maddi gücü, kalabalığımız  olmayabilir. Ama eğer haklıysak, doğruysak buna inanıyorsak direnmemiz güvenmemiz lazım. Bilhassa aydınlarımızın halka anlatması lazım. 50 yıldır birde buna bakalım diyerek harekete geçmiyoruz. Ne yapmalıyız? İsyan mı? Hayır. İllegal hareketler mi? Hayır. Bize  yakışmaz da zaten. Gizli örgütler felan filan, Müslümanların yapmaması gereken şeylerdir. Biz açıkça fikirlerimizi söyleriz. Kanunların müsaade ettiği kuruluşları kurarız. Giderek anlatırız. Olmayan haklarımız var. Uzun ve sabırlı bir şekilde anlatmamız lazım. Bir kerede olmuyor diye, bir takım sokak hareketlerine girmemiz, illegal yöntemlere başvurmamız fayda getirmez. Biz Şeyh Şamil gibi apaçık kendi vatanımız ve milletimiz için giderek büyüyerek ve güçlenerek, fikrende hepsinden güçlü olarak çalışmaya başlamalıyız. Sabretmeliyiz. Birimiz bir yerden bırakırsak, öbürümüz devam etmelidir.” (TIMETURK)



 

teşekkürler
 // nizamettin yıldız
üstad sezai karakoç'un yok sayıldığı ve görmezden gelindiği bir zamanda böyle bir haber yayınladığı için kanal a habere teşekkürler.....
30 Haziran 2010 10:27
GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler