YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Korkmazcan 12 Mart ihtilali ile ilgili ilginç tesp
Korkmazcan 12 Mart ihtilali ile ilgili ilginç tesp
Korkmazcan 12 Mart ihtilali ile ilgili ilginç tesp
27 Şubat 2008 / 11:58 Güncelleme: 00 0000 / 00:00

12 Mart muhtırası sırasında DP Grup başkanvekili olan Hasan Korkmazcan Kanal A’nın Dünden Yarına adlı programına ilginç açıklamalarda bulundu.









MECLİS'E BASKI YAPAN DEĞİŞİK ASKERİ GRUPLAR OLMUŞTUR


Mayıs sonrasında biliyorsunuz ordudaki en yüksek sayıda tasfiye hareketi yaşandı. 7000 civarında ordu mensubu 27 Mayıs cuntası tarafından ordunun dışına çıkarıldı. Bunlar eminsu adıyla kurulan derneğin mensupları olarak zaman içinde siyasette de yer aldılar. Bir anayasa dışı hareket gerçekleştikten sonra onun hangi sınırda duracağını önceden tahmin ve tespit etmek mümkün değildir. 27 Mayıs sonrası bir takım iç çekişmeler olmuştur ki bu tasfiye hareketleri de ortaya çıkmıştır. Ayrıca 27 Mayıs sonrası 1961 seçimlerinde ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri aşamasında meclise baskı yapan değişik askeri gruplar olmuştu. Orada da bu değişik grupların çekişmelerini görüyoruz. Açığa çıkmıştır bu çekişmeler. Tabiatıyla bu hareketlerin içinde yer alanların hepsi üst rütbede olmadığı için, zaman içinde ordunun üst kademelerine doğru gelmişlerdir. Yani ordu disiplininin dışına çıkarak, anayasa dışına çıkarak bir harekete katılanlar zaman içinde bu konumlarıyla eğilimlerini kendi aralarında görüşerek sürdürmüşlerdir. Ben 12 Mart muhtırasını veren komuta kademesinin dahi yine bu eski çekişmeler içinde ortaya çıkan taraflardan bir araya gelen veya karşı karşıya gelen taraflardan etkilenmiş olduğunu düşünüyorum.


14’LER HAREKETİNİN TEMELİNDE İKTİDAR ÇEKİŞMELERİ VARDI


21 Mayıs hareketini yapanlar o gün ki demokrasiye erken geçme düşüncesinde olan milli birlikçilerin yaptıklarını kabul etmeyen grupların ikinci bir girişimiydi. Yani 27 Mayıs hedeflerine ulaşamamıştır, biz bunu hedeflerine ulaştıracağız diyerek yola çıkmışlardır. Tabi karşılarında sadece siyaset kurumunu değil, o gün için orduya da hakim olan grupları bulmuşlardır. Ve başarılı olamamışlardır 21 Mayıs’ta. Daha sonra aynı ekibin 22 Şubat’ta da bir girişimde bulunduğu, başarısız olan bir girişimde bulunduğu bilinmektedir. Aslında 27 Mayıs’tan sonraki ilk ayrışma sadece 21 Mayıs ve 22 Şubat olayına katılanlar ile milli birlik komitesi arasında veya milli birlik komitesini orduda destekleyenler arasında olmamıştır. Bir de milli birlik komitesi kendi içinde biliyorsunuz, 14’ler hareketiyle yeni bir ayrışmaya gitmişti. 14’ler hareketinin temelinde o günkü iktidar çekişmeleri vardı. Milli birlik komitesinin kurduğu iktidarın içinde CHP’ye yakın olarak kısa sürede seçime gitme eğiliminde olanlar vardı. Onun yerine 27 Mayıs’a daha ideolojik bir kılıf hazırlayarak kalıcı bir süreç başlatmak isteyenler vardı. O ayrışma önce orada oldu. Bütün bu rayından çıkmış sistem yerine oturuncaya kadar bu türlü biraz da işin içine kan ve dram karışan, toplumumuza da ciddi acılar ve zararlar veren gelişmeler 1965 hatta 69 yılına kadar devam ede gelmiştir.


1967’DEN SONRA GENÇLER ARASINDAKİ MÜCADELE YERALTINA İNMİŞTİR


Demokrasi dışı gelişmeler bir kere başlamışsa halktan kopuk bir yönetim oluşmuşsa, yönetim zaafından yararlanmak isteyen bir çok unsur olabilir. İçeride ve dışarıda Türkiye’de aslında 1965 yılında bir bakıma demokrasi yeniden rayına oturmuştu. İktidar ve muhalefet kendi rollerini anayasa içinde hukuk içinde arar konuma gelmişlerdi. 69da bu durum biraz daha tescil edildi. Daha kalıcı bir hüviyet kazandı. Vatandaşlarımız 69 seçimlerine Türkiye’de artık 27 Mayıs’ın bozucu etkileri, rejimi zedeleyici etkileri geride kalmıştır. Kalkınma hamlesi istikrarlı ve sürdürülebilir bir duruma getirilmelidir gibi düşüncelerle AP’ yi tek başına iktidar yaptı. Ama içten içe yine hukuk dışı ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla bağdaşmayan bir takım gelişmeler de faaliyetlerini sürdürüyordu. Bunlardan birisi AP içine etki yapan bir dış ve iç işbirliğidir. AP içinde bir ayrılık yaratma projesi 1968lerden sonra yürürlüğe konulmuştur. Önce DP ile AP’ nin ayrışmasını sağlamak yani AP’ nin DP’ nin köklerine dayanması olgusuna son verme girişimleri başlatılmıştır. Bunun da AP içinde ve yönetim kademesinde taraftarları meydana gelmiştir. Öbür taraftan DP’ lilerin siyasi haklarının verilmesi konusunda tabandan gelen ve tamamen demokrasiye uygun talepler sahipsiz bırakılmıştır. Bu çekişmeler parti içinde bir takım yönetim zaafları ortaya çıkarmıştır. Tabiatıyla iktidarın ülkedeki uygulamalarına da yansımaya başlamıştır. Parti içi demokrasi tartışmaları başlamıştır. Öbür taraftan ordu içinde de 27 Mayıs olayına karışmış, genç yaşlarında bir kere ordu disiplini dışına veya devlet disiplini dışına çıkmaya alışmış unsurlar vardı. Bunların 1961 ‘den 69’a kadar geçen süreçte çoktan ordu ile ilişkilerinin kesilmesi gerekirdi. Halbuki iktidarıyla muhalefetiyle CHP ve AP, ikisi de çünkü hem iktidarda hem muhalefette bulundular. Hem de koalisyon yaptılar. Bu konular üzerine hiç eğilmemişlerdir. Tam aksine ordu içindeki eski ihtilalciler veya ihtilal hareketlerini destekleyenler ordunun üst kademelerine hiçbir zorluk çekmeden gelmişlerdir. 1961 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında orduya muhtıra veren “eğer Cemal Gürsel cumhurbaşkanı seçilmezse biz meclisi feshederiz diye” imza ataların bir çoğu 12 Mart muhtırasında kuvvet komutanı kademelerine gelmişlerdir. Elbette düşünceleri, felsefeleri ve geçmişleri itibariyle bu türlü müdahaleci kavramlarla yakınlığı olanlar ellerine güç geçince bunu kullanacaklardı. Bunu nitekim sol aydınlarla iş birliği yapan bir kanat bir sol darbe hazırlığı şeklinde yürütmeye başlamıştır. Sol darbeyi önlemek için daha yumuşak bir hareket meydana getirelim diyen komuta kademesi yine aynı gelişmelerden beslenmiştir. Bir de dışarıda bu Türkiye’nin yönetimine bu zaaflardan yararlanarak müdahale etmek isteyen güçler de gençlik arasında bir takım karşılıklı saygıya dayanmayan, demokratik olmayan ayrışmalar meydana getirmişlerdir. 1967 yılına kadar üniversitelerde gençlik arasında herhangi bir kavga yoktu. 27 Mayıs rağmen gençler arasındaki tartışmalar fikir düzeyinde kalıyordu. Siyasi kamplaşmalar vardı ama anarşi olayı yoktu. 67den sonra iş yavaş yavaş yeraltına indi. Gençler arasındaki mücadeleyi bir takım yeraltı faaliyetlerine dönüştüren dış ve iç etkiler oldu. 69 seçimlerinden sonra da bu hareketlerin giderek güç kazandığını görüyoruz. 1969 Kasım ayı sonlarında İstanbul’ da 2 veya 3 siyasi cinayet işlenmişti. Teknik üniversitede İstanbul üniversitesinde bazı gençler öldürülmüşlerdi. Yani olay çok ciddi bir boyuta ulaşmıştı. Bu sebeple yeni, gençlik camiasının içinden gelen, o dönemin en genç millet vekili olarak AP grubunda bir konuşma yaptım. Dönemin iç işleri bakanını, gençlik ve spor bakanını bu konuşmamda uyardım. Eğer üniversite içindeki bu çatışmalar bu şiddette devam edecek olursa, çok yakın bir sırada bu üniversite duvarlarının dışına taşar, rejim için bir tehdit haline gelir dedim. O grup toplantısında iyi hatırlıyorum sn İsmet Sezgin gençlik spor bakanıydı, rahmetli Haldun Menteşeoğlu iç işleri bakanıydı. Onlardan cevap bekliyordum. Başbakan Sayın Süleyman Demirel bakanların grup karşısında zaafa düştüklerini gördüğü için bizzat kendisi kürsüye çıktı. 1.5 saat benim gündeme getirdiğim konu etrafında bir tartışma başlattı. Ama bu konularda alınması gereken tedbirlerin ciddiyeti konusunda benim yaptığım konuşma yeteri kadar uyarıcı olmadı. Bu olaylar sokaklara taştı. Ankara’ da otobüsler bir takım öğrenciler tarafından kesildi. Fiili durumlar yaratıldı. İstanbul’ da ki olaylar tırmandırıldı. Maalesef 67 sonrası bu başlamış olan birazda dışarıdan yönlendirildiğini tahmin ettiğim olaylara iktidar muktedir bir şekilde teşhis koyamadığı gibi muhalefette zaman zaman iktidarı yıpratmaya vesile olur diye karşı çıkmadı. Bir zamanlar üniversitelerde işgaller oldu. Boykotlar yapıldı. Bunlar da muhalefet tarafından adeta hoş görüldü.12 Mart sonrası idam edilen ve cezalandırılan solcu gençlerin daha önce işledikleri basit suçlar meclis gündemine taşındığında bunlara karşı çıkanlar yine o zamanki CHP muhalefetiydi. Rahmetli Nihat Erim suikaste kurban gitti. O olaydan 1 veya 2 gün sonra ben İstanbulda’ydım. Rahmetli Celal Bayarı ziyaret etmiştim. Celal Bayar dedi ki; şu Allah’ın işine bakın vaktiyle Nihat Erim bu Deniz Gezmişlerin ve arkadaşlarının yaptıkları olaylarda onları teşvik edici tavır takınmışlardı. Şimdi onların arkadaşları Nihat Erim’den onları idam eden Başbakan diye intikam almak için bu hareketi yaptılar. Bu açıklamayı ben tam anlayamadım ne demek istediğini. Sorunca dedi ki; meclis tutanaklarına baktım, içişleri bakanı Faruk Sükan anarşi olayları ile ilgili meclise açıklama yapıyor. O tutanaklarda, o konuşma sırasında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan gibi isimlerden bahsediyor. Yaptıkları hareketleri. Bunlara karşı tedbir almamız lazım ve meclisin bir bütün olarak tavır koyması lazım diyor. Nihat Erim yerinden fırlayıp, ne yapalım bunları idamı edelim diye bağırıyor. Tutanakta bunlar yazılı diyor Celal Bayar. Sonra ne oldu. Aradan yıllar geçti. Bu gençler daha büyük suçlar işlediler. Ve 12 Mart sonrasında da idam edildiler. İdam eden hükümetin başında da Nihat Erim var. Şimdi onun intikamını almak için daha önce korudukları kişilerin arkadaşları harekete geçmiş oluyorlar. Bunu kaderin kötü bir tesadüfü olarak gördüm. Tespit ettim demişti. Yani 12 Mart öncesi Türkiye’de böyle kaotik bir ortam vardı. Demokrasiyi korumak ve kollamak demokrasiyle bir görev üstlenmiş olan herkesin önde gelen görevidir. Muhalefet, iktidar farkı olmadan. Bir ülkenin kamu düzeninin korunması daima siyasetle uğraşan ve siyasetin açık kalmasını, özgürlük ortamının devam etmesini isteyen herkesin birinci görevidir. Önce kendileri kamu düzenine aykırı hareketlerde bulunmayacaklar sonra da kamu düzenine aykırı hareketler yapılıyorsa devletin bunları önlemesi konusunda destek olacaklar. Demokrasilerin temeli budur.


MECLİS BÖYLE BİR MUHTIRAYA MUHATAP TUTULAMAZ


12 Mart öncesi Türkiye gergin bir ortamdaydı. Her gün sokak hareketleri oluyordu. Her gün bir anarşi raporu yayınlanıyordu. Biz o gün Cuma günüydü zannediyorum. Meclisteydik. Mecliste 5-6 arkadaş öğle yemeği yiyorduk. Haber kanalları da şimdiki kadar bol olmadığı için, o dönemde öğleyin saat 13:00’de Ankara radyosu haberleri yayınlanır ve meclis lokantasında herkes radyoya kulak verirdi. O saat geldi mi garsonlardan biri radyonun sesini yükseltir, çatal kaşık sesleri de durur, haberlere kulak verilirdi. Böyle bir ortamda öğleyin radyodan haber aldık. Muhtıra radyoda okundu. Daha sonra yemekten yukarıya demokratik parti grubuna çıktık. Ben o zaman DP’ nin TBMM grup başkan vekiliydim. Arkadaşlarla bir durum değerlendirmesi yaptık kendi aramızda. Yeterli bir bilgimiz yok. Sadece muhtırayı biliyoruz. Kuvvet komutanlarının ve Genel Kurmay Başkanı’nın imzaladığını biliyoruz. Hükümetten nasıl bir tepki gelecek onu henüz bilmiyoruz. Şöyle düşündük; saat 15:00’de meclis toplanacak. Meclise gidelim, her halde hükümet gelip bir açıklama yapacaktır. Orada ne gibi tedbirler alınacağını her halde bir genel görüşme çerçevesinde ele almak icap eder diye düşündük. Biz o zaman DP olarak AP’ den ayrılmış veya ihraç edilmiş milletvekillerinin kurduğu bir muhalefet partisi olarak görev yapıyorduk. Mecliste CHP ana muhalefet partisiydi. Rahmetli Turan Güneşin başkanı olduğu Güven partisi de meclisin bir diğer grubuydu.Mecliste 15te oturum açıldığı zaman hükümet sıralarının bomboş olduğunu gördük. Hükümet sıraları yok. Meclis başkan vekili rahmetli Fikret Turangil birleşimi açtı. Bir muhtıra vardır, okutacağım dedi. Bunun üzerine ben ayağa kalktım, burada meclisin böyle bir muhtıraya muhatap tutulamayacağını meclise bir muhtıra verilemeyeceğini ve bunun okutulamayacağını söyledim. Başkan benim itirazımı dinledi ama tavırlarından buna uygun davranmayacağı veya bu konuda bir görüşme yapmayacağını anladım. Bu arada bizim grubumuzdan Kadri Erogan ve Trabzon vekili Ekrem Dikmen’de ön sıraya geldiler. Ve onlar da itirazı sürdürdüler. Biz genel başkanımız Ferruh Bozbeyli ile yan yana oturuyorduk. Bu itiraz sesleri arasında başkan divan katibine muhtırayı okuttu. Mecliste derin bir sessizlik oldu. Hükümet nerede diye soranlar oldu. Muhtıra bu ortamda meclis tarafından algılandı. Sonradan öğreniyoruz ki hükümette aynı saatlerde bakanlar kurulu olarak toplantı halindeymiş. Ve istifa kararı vermişler. İstifa haberi henüz15de yoktu bizde. Biz hükümetin meclise geleceğini, belki gecikerek geleceğini tahmin ediyorduk. Öyle olmadı, hükümetin istifa haberi geldi.


CUMHURBAŞKANI CEVDET SUNAY GRUP TEMSİLCİLERİNİ KÖŞK'E DAVET ETTİ


12 Mart muhtırasının arkasından ilk değerlendirmeyi yapan grup demokratik parti grubu. İlk itirazı yapan milletvekili de o grubun başkan vekili olarak benim. Daha sonra grupların ve milletvekillerinin tepkileri ne doğrultuda olacak bir bekleyiş dönemi geçti birkaç gün. Hükümetin istifası bütün dengeleri değiştirdi tabiyatiyle. Bir hükümet bunalımı da başlamış oldu. Nasıl bir çıkış yolu bulunacak konuşuluyor. O aralarda İsmet Paşanın zannediyorum basın toplantıları var. Bir takım yorumlar var. Sonunda grup temsilcilerini Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay köşke davet ediyor dediler. Her gruptan ikişer kişi! Gruplar derken; biraz önce ifade ettiğim AP, CHP, DP, CGP gruplarının dışında senatoda da kontenjan grubu vardı. Cumhurbaşkanınca atanan senatörlerin oluşturduğu, milli birlikçilerin oluşturduğu tabi senatörler grubu vardı, onlarda davet edilmişler. Bağımsızlar var mıydı bilemiyorum. Bu grupların temsilcilerini rahmetli Cevdet Sunay Çankaya köşküne davet etti. Bizi bir salona aldılar. Ferruh Bozbeyli ile beraber gitmiştik. O arada İsmet Paşa da CHP’yi temsilen zannediyorum ya genel sekreteriyle ya da grup başkan vekillerinden biriyle geldi. Genel sekreteri olamaz. Çünkü Bülent Ecevit’le o sıralarda ters durumda idiler, siyasi değerlendirme itibariyle! Yani masada İsmet Paşanın da olduğu, milli birlikçilerinde olduğu bir ortamda; birkaç dakika bekliyoruz henüz cumhurbaşkanı gelmedi. Askerler veya oradaki garsonlar, yaverlerin nezaretinde garsonlar içecek bir şeyler getirdiler. Hiç kimseye ne içeceğini sormadılar. O sırada ne varsa; meyve suyu, gazoz! Bunları dağıtıp geçtiler herkese! Böyle sesli olarak, ses çıkaracak şekilde bardakları koydular bir ritmik hareketle. Arkasından kurabiyeler getirdiler tabakları böyle bırakıp geçtiler. Ben uzaktan İsmet Paşa’yı gözlüyorum nasıl tepki verecek diye. Paşa çok sinirli belli, ama yüzünden her hangi bir şey okumak mümkün değil. O tabaktaki şeylerden yemeye başladı. Biraz sonra haber verdiler Cumhurbaşkanı geldi. Biz zannediyoruz ki bir şeyleri konuşma imkanı olacak. Köşke kadar davet edildiğimize göre! Böyle olmadı! Cumhurbaşkanı “hoş geldiniz” dedi. “şimdi bir muhtıra var onu okutacağım” dedi. Ve 12 Mart muhtırasını orada tekrar okuttu. “Toplantı bitmiştir” dedi. Ve biz kendi aramızda bir şeyler konuşup dağıldık. Cumhurbaşkanlığında henüz hükümet kurulmadan; yani Nihat Erim hükümeti kurulmadan önceki seremoni buydu. Bu arada zannediyorum milli birlik komitesinden birisi, o sırada bizim de yükselttiğimiz muhalefet seslerinden rahatsız olmuşlar ki; “bu muhalif sesler ne zaman susturulacak” dediler. Cevdet Sunay onlara da cevap vermedi. Salonu terk etti, bizler de ayrıldık.


ASKERİ HAREKAT KENDİ ARKASINI GÜVENCEYE ALMADAN YOLA ÇIKMAZ


Şimdi 12 Mart muhtırasını verenlerin ve en etkili olanların birkaç hafta önce, birkaç ay önce belki ordudaki sol darbeyi hazırlayanlarla dirsek temasında olduğu sonradan öğrenildi. Belki öyle idi. Böyle bir şey planlanıyordu. Ama bir kere rayından çıkmışsa olay, bunun nerede duracağı ve kimleri nerelere savuracağını tahmin etmek mümkün değil. 9 Mart darbesi olacak diye sonradan hatıralarda falan yazıldı. 9 Mart darbesini önlemek için Faruk Gürler paşa 12 Mart muhtıracılarının safına geçince, Hava Kuvvetleri Komutanı da tereddütte kalınca böyle bir şey çıktı ortaya deniliyor. Sonuç olarak ilk hamleyi kendi içlerinde yapmış olmaları lazım. Yani bir askeri harekat kendi arkasını güvenceye almadan yola çıkmaz. Önce kendi içlerinde o meseleyi çözdüler. Sivil asker sol darbe ihtimalini bertaraf ettiler. Sonra döndüler, sistemin dışında olan bu hareket, ile meclise ve hükümete yöneldiler. Elbette bu tür müdahalelerde ilk etkilenecek olan iktidardır. İktidarı devirdiler. Ama muhalefet olarak biz de etkilendik ve hiçbir zaman iktidarla bizim çekişmemiz var, siyasi çekişmemiz; e hazır o iktidarı bir güç geldi buradan uzaklaştırdı. Biz bundan yararlanalım gibi bir hevese kapılmadık. Böyle bir düşünce aklımızdan bile geçmedi. Biz DP grubu olarak 12 Mart muhtırasının verildiği günden, 12 Mart muhtırasını sona erdiren Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 73 seçimlerine kadar muhalefetimize devam ettik. Nihat Erim hükümetine muhalefet ettik. Ferit Melen hükümetine muhalefet ettik. Daha sonra kurulan Naim Talu hükümetine muhalefet ederek girdik 73 seçimlerine. Bu dönemde de gerçekten mecliste ciddi bir muhalefet görevi yaptık. Mesela 71 yılında Nihat Erim’in bu anayasa ülkeye bol geliyor söylemiyle başlattıkları anayasa değişiklikleri sürecinde bir muhalefet partisi olarak, partiler arası komisyonda bunların ele alınmasını savunduk. Kurdurduğumuz komisyonun da rotasyonlu başkanlığı yapılıyordu. Her grup bir gün başkanlık ediyordu. Bunun usullerinin konulmasına katkı sağladık. Komisyon başkanlarından biri bendim. DP grubu adına. Ve biz 12 Mart sonrası yapılan anayasa değişiklikleri demokratik çizgide kalmışsa, bunda DP’nin çok ciddi katkıları olmuştur. Eğer o gün 12 Mart muhtırasını verenlerin bizden istedikleri anayasa değişikliklerini yapmış olsaydık, Türkiye’de bir faşist sistemin temelleri atılmış olurdu. 2 yıl süren, 55 maddelik anayasa değişikliği yapılmıştır, bu 55 maddelik değişiklik içerisinde demokrasiden bir adım geriye giden her hangi bir şeye müsaade etmedik. Bazıları 27 Mayıs sonrası 61 anayasasına göre 12 Mart sonrasında yapılan geriye götürmüştür filan derler ama, insaflıca 82 anayasasıyla bu 71 tadil edilmiş anayasayı bir mukayese etsinler. Orada öyle bir şey bulamazlar. Bizim mesela anayasa mahkemesinin yetkilerini kısıtlayan 147. maddeyi ben yazmıştım o zaman, anayasa mahkemesinin hukuki varlığına en ufak zarar getirmeyen bir düzenleme olmuştur. Ama o gün için öyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. Şimdi 61 anayasası sonrası yapılan uygulamalarda ki keyfiliğe kaçan, kurumları keyfiliğe sevk eden hükümleri göz önünde bulunduracaksınız, 82 anayasasının hükümlerini göz önünde bulunduracaksınız. 71de yaptığımız tadilatın kıymeti o zaman anlaşılır. Şimdi yeniden ona bir bakılmalıdır.


BİZ AP İÇİNDE İSTENMEYEN KİŞİLER İLAN EDİLDİK


Hükümetin tavrı o zaman bir çaresizlik tavrıdır. Aslında hükümetin 1969 seçimleri sonrası bir yeni zafer kazanmış rehavetine kapılmak yerine, 1961den sonra ortaya çıkan siyasi zemini düzeltmek, restore etmek, normalleştirmek konusunda çok ciddi adımlar atması lazımdı. Bunları yaparken de parti içindeki birlik ve bütünlüğü her şeyden önde tutması lazımdı. 1969 seçimlerinde AP’ nin 61 ve 65’ ten gelen kadrolarında bir yenilenme oldu . O zamanki sistemin verdiği rahatlıkla vatandaş, bir takım yeni yüzleri meclise gönderdi. Bunlardan biri benim. O dönemde epeyce genç arkadaş meclise geldi. Biz o gün ki yönetimin ve liderliğin görüşlerinden farklı duyarlılıklar taşıyorduk. Çünkü halkın içinden geliyoruz, gençliğin içinden geliyoruz. Şikayetleri özgür bir ortamda ifade edebileceğimiz parti yönetimine katkı koyabileceğimiz gibi bir iyimserlik içindeydik. Bunların kapısı kısa sürede kapatıldı. Yanlışlık orada başlamıştır. Yani evvela parti birlik ve bütünlüğünün muhafaza edilmesi lazımdı. Yani Sn. Demirel’e birileri dediler ki; 65’ te partiyi iktidara taşıdın, 69’ da ikinci defa iktidara taşıdın, artık bu partiyi Demirel partisi yap. Yani demokrat parti v.s geride kaldı bunlar. Bunları bir kenara bırak, kendi damganı vur. Bu türlü telkinler içeriden, dışarıdan, sol çevrelerden, sol basından bile geldi. O dönemdeki yayınları tararsanız! Biz de AP içinde istenmeyen kişiler ilan edildik. Bu nereye götürdü? Tabanda çatlaklar oluşturdu. Biz yine demokrat parti felsefesine sadık kalanlar, demokratik partiyi kurduk. Ama bir grup genç arkadaşımız MHP’ ye gittiler. Yani bir uç hareket gibi. Öbür taraftan milli selamet partisi veya nizam partisini kurmuştu Erbakan hoca, bir grup oraya gitti. Yani merkez sağın geleneksel yapısı ilk defa 1969da bozulmuştu. Bu bozulma tabiatıyla iktidarı kendi içine kapanmaya, kendi içindeki sorunlarla daha çok uğraşmaya sevk eder. Halbuki hep birlikte hatta muhalefetle de; bütün seçim öncesi yapılmış tartışmaları bir tarafa bırakarak, normal demokratik sistemin daha kaliteli bir tarzda yürümesine imkan sağlayacak tedbirler alınmalıydı. Bunlar alınamayınca; partinin zaafı, partinin yavaş yavaş tabandan kopması iktidarın bazı ortaya çıkan yorulma emarelerini daha da büyüttü. Bu sistemi yıkabilme ihtimali güçlendi. Bazı iç ve dış odaklar tarafından bu zaaflar çok iyi değerlendirilerek kendilerinin daha etkin olabileceği ortam doğmuş farz edildi. Tabi bunun için de her türlü illegal şeyler de kullanıldı. Gençler birbirine düşürüldü. Basında çok şiddetli tartışmalar meydana getirildi. Anarşi güvenlik güçlerini işlemez konuma getirdi. Sonuç maalesef bir demokrasi dışı muhtıraya dayandı.


“BİZ SİZLERİ TOPLARIZ O ZAMAN”


12 Mart döneminin krizin en yoğun olduğu süreç, hem de demokrasiye geçişi hızlandıran süreç cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde muhtıracı generaller Genel Kurmay Başkanı Faruk Gürler paşayı Cumhurbaşkanı seçtirme projesi geliştirmişler. Bu tabi mutlaka ordu içinde bir takım kuvvet dengeleri hesap edilmiştir. Ona göre Faruk Gürler paşa Genel Kurmay Başkanlığı görevinden uzaklaştırılıyor, onun yeri açılıyor. Oraya belki Muhsin Batur Genel Kurmay Başkanı olacak. İlk defa hava kuvvetlerinden birisi olacak. Hevesleri var. Başka şeyler de vardır. Ordunun piramit yapısı içinde, piramidin tepesinde bir hareket olursa, en alt çizgilere kadar yansıyan değişimler oluşturur. Bu türlü beklentiler vardır. Çünkü piramidal yapı çok sağlam. Bu proje Cumhurbaşkanı’nın görev süresi dolarken hayata geçirilmek istendi. Faruk Gürler paşanın Cumhurbaşkanı olabilmesi için, parlamenter olması lazım önce. Bir kontenjan senatörü istifa ettirildi. Onun yerine cumhurbaşkanı, emekli Genel Kurmay Başkanını kontenjan senatörü atadı. Artık Cumhurbaşkanı seçilmesi önünde yasal bir engel kalmadı. O sırada basında bu konudaki gelişmeler yayılıyor. Kamuoyunda bir beklenti oluştu. Faruk Gürler seçilebilecek. Şöyle haberler alıyoruz çünkü; bir takım milletvekilleri gitmişler destek vereceklerini söylemişler. Hatta bazı vekiller imzalı olarak taahhütte bulunmuşlar gibi haberler çıkıyor. Biz DP olarak muhalefetteyiz. Bizim dışımızdaki bütün parlamenterler iktidarı destekliyorlar. O zamanki hükümetin yanındalar. Güler paşa adaylığı resmen açıklandıktan sonra, çeşitli ziyaretlerde bulundu. Grupları ziyaret etti. DP grubuna da geldi. Grupta ben kendisini kabul ettim. Zannediyorum o zaman iki grup başkanvekili idik biz ama benim nöbetime rastlamış olacak beklide. Biraz sohbet ettik, çay ikram ettim kendisine. Basın mensupları geldi, çekimler yapıldıktan sonra baş başa görüştük. Ben kendisine dedim ki; “paşam, biz DP olarak 12 Mart hükümetlerine muhalefet ede geldik bu güne kadar. Bu tavrımız devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bizim size oy verebilmemiz mümkün değil. Bu benim kendi görüşüm şu anda” çünkü grupta böyle bir şey konuşmadık. Ama grubumuzun temayülünü az-çok biliyorum. Bizim gruptan size oy çıkmaz. Zaten biz genel başkanımızı cumhurbaşkanı adayı olarak önereceğiz. Onun için, bizim herhangi bir katkımız olamayacaktır” dedim. Biraz sohbet ettik. Teşekkür etti ve ayrıldı. Diğer grupları ziyaret etti. Sonra Gürler paşanın seçimi gerçekleşmedi. Bütün locaları üst rütbeli subaylar, kuvvet komutanları doldurmuşlardı. Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur dışında bütün kuvvet komutanları o gün meclise gelmişlerdi. Yeterli oyu paşa toplayamadı. Aradan bir zaman geçti. Bu kriz nasıl çözülecek? 12 Mart muhtırasını verenlerin birinci projeleri tutmadı. İkinci bir proje hazırlamaları lazım. İşte o süreçte bizi Deniz Kuvvetleri Komutanı rahmetli Kemal Kayacan’ın lojmanına çağırdılar. Köşkün içindedir biliyorsunuz kuvvet komutanlarının lojmanları. Oraya gece 12:00’de çağırdılar. Gittik; Saadettin Bilgiç ve Talat Asal ile beraber. Onlar bizim partimizin genel başkan yardımcıları, ben grup başkan vekili olarak katıldım. Kuvvet komutanları ve Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar paşa, Genel Kurmay İkinci Başkanı Sunalp paşa oradaydılar. Çaylar filan ikram edildi. Bize dediler ki;zannediyorum Sencer paşa söz aldı, genel kurmay başkanı olarak; “ biraz önce, sn Bülent Ecevit ile(CHP genel başkanı o zaman Ecevit) Sn Demirel’le görüşmeler yapıldı. Onlar Faruk Gürler paşanın secimi gerçekleşmezse( hala turlar devam ediyor) cumhurbaşkanının görev süresinin, Cevdet Sunay’ın görev süresinin, iki yıl daha uzatılması konusunda bir anayasa değişikliğine rıza gösteriyorlar” dedi. “siz ne diyorsunuz?” bizden önce iki büyük grubun onayı alınmış olarak bize söylüyorlar. Biz tabi sırayla konuştuk. Sohbet ortamında. Sıra bana gelince ben bu formüllerden hiç birine bizim katılmamızın mümkün olmadığını, bizim süreç içinde zaten Genel Başkanımızı aday göstermişiz buna sonuna kadar devam edeceğimizi ifade ettim. Yine orada da dedim; “burada şu anda alınmış bir kararı söylemiyoruz ama grubumuzun temayülü bu doğrultudadır” dedim. Bu zannediyorum kara kuvvetleri komutanı Eşref Akıncı paşa vardı. Benim bazı sözlerime sinirlendi. Ayağa kalktı yüksek sesle bir şeyler söylüyordu, ben sakin bir şekilde “paşam” dedim, “yüksek sesle konuşmak zatı alinizi haklı duruma getirmez” dedim. “biz bir prensip üzerinde konuşuyoruz, demokrasinin bize tanıdığı imkanlar içerisinde kendi politikamızı sürdüreceğiz”dedim. O zaman Sunalp paşa ayağa kalktı; “biz sizleri toplarız o zaman” dedi. Ona da cevabım şu oldu; “toplayabilirsiniz. O tercih size ait ama sonuçlarına da katlanırsınız” dedim. Herkes sonucuna katlanır takip ettiği yolun. Bu toplantının belirli sürelerinde bazı komutanlar, bir aralık Semih Sancar, dışarı çıktılar. Uzunca bir süre gelmediler. Bir yarım saat filan. İşte o aralarda tekrar o partilerle görüşmeler yapılıyormuş. O gece sonradan haber aldığımıza göre Semih paşa; Bülent Ecevit ile ve Demirel ile yapılan görüşmeleri de koordine etmiş. Yani sadece bizim Deniz Kuvvetleri Komutanının lojmanında yapılan toplantının dışında başka yerlerde de toplantılar yapılıyormuş. Onu da daha sonradan haber aldık.


AYNI SİLAH İKİ AYRI CİNAYET'TE KULLANILDI


Sistem dışı, anayasa dışı hukuku zorlayan metotlarla siyaset yapanlar her türlü şeyi kullanabilirler. Bir kere hukuk zemininden ayrılırsa siyaset yapanlar ister ileride yapacakları bir hareketin hazırlığını yapıyor olsunlar, ister içinde bulundukları konumu koruma amacıyla bunu yapıyor olsunlar, hukukun dışına çıkınca ne türlü metotlardan yararlanabileceklerini kestirmek mümkün değildir. Sarp Kuray’ın söylediği şey doğru olabilir. Hatta 12 Eylül öncesi hatırlıyorsunuz, aynı silahla bir gün sağcı denilenlerin, bir gün solcu denilenlerin cinayet işlediklerine dair bilgiler yayınlandı daha sonraki yıllarda. Aynı silah iki ayrı cinayette kullanılmıştır diye. Bu silah kim tarafından kullanılıyordu, kimlerin eline tutuşturuluyordu, hangi vasıtalarla? Hukuk zemininden kayınca kimin ne yaptığını kestirmek kolay olmaz. Zaten bütün bu olaylardan çıkaracağımız ders bu! Hukuk dışı siyasi mücadele yapılması ülkenin yararına değildir. Hukuk dışı siyasi mücadeleye kalkışanlar istedikleri amacın tam tersi bir amaç için kullanılmış konuma düşebilirler. Onun için meseleyi daima meşru zeminlerde yürütme ihtiyacı vardır. Halkın hakemliğinde yürütme ihtiyacı vardır. Ben 12 Mart muhtırasını verenlerin, 12 Mart’ tan önce 9 Mart’ı düşünenlerin hiç birisinin vatan sever olmadığını söyleyemem. Bir çok insan yaptığı bazı şeyleri aşırı vatan sevgisiyle de yapabilir. Ama yanlış yapılmıştır. Bu yanlışlıklar Türkiye’ye çok zaman kaybettirdi. 1970 yılında Türkiye kalkınma hamlesine kilitlenmişti zihniyet olarak. Halk bizden köyüne elektrik istiyordu. Çünkü sanayiye geçeceğiz, fabrika kuracağız elektrik lazım diyordu. Yol istiyordu, nakledilecek. Turizm geliştirme projeleri vardı. Her yerde bir kalkınma talebi, çağdaş dünyaya ayak uydurma talebi vardı. Hedef olarak da Japonya’nın kalkınma modeli hızına ulaşmak bizim programlarımızda, sohbetlerimizde düşündüğümüz şeydi. Çünkü Türkiye %7 kalkınma hızına enflasyonsuz bir ortamda sağlayabilmiş durumdaydı. Sanayileşme de hızla devam ediyordu. %12 sanayileşmede yıllık büyüme hızını yakalamıştık. Alt yapı yatırımları başlamıştı. Hatta biz 1970de DP’yi kurduğumuz zaman, parti programında özelleştirmeler vardır. O zamana göre kimsenin fazla telaffuz edemediği, kamu kurum ve kuruluşlarının özelleştirilmek suretiyle, oradan sağlanacak kaynaklarla, hem alt yapı yatırımlarının süratle tamamlanması, hem de yeni yatırımlara geçilmesi düşünülüyordu. Özel sektörün rekabetçi konuma getirilmesi, üretimin aynen Japonya gibi dünya pazarı için, küresel Pazar için üretime yönlendirilmesi, gümrük duvarlarının arkasında kalkınma yerine, aldatıcı ikmal felsefesi ile yürütülen bir kalkınma yerine dışa açık bir kalkınma düşünüyorduk. Bu fikirler sadece DP’nin değil, AP’nin de büyük çoğunluğunun düşündüğü kalkınma felsefesi buydu. 3. beş yıllık plan dönemindeydik zannediyorum. Yani biz şuna inanıyorduk. 10-15 yıl içinde İtalya’yı hadi o değilse İspanya’yı yakalarız. Onları geçeriz, Japonya’nın düzeyine gelmeye gayret edelim. Yani hayalimiz, hedefimiz buydu. Orada o noktada ki bir ülke 12 Mart muhtırası daha sonra sağ sol çatışması 12 Eylül derken, ülke bir parantez içine alındı. 83-85li yıllara kadar bu kalkınma dosyası raflarda tozlandı. Rahmetli Özal zamanında bu tekrar açıldı ama biraz geç kalmış olarak! Ve biraz da kuralsız olarak! Yani özelleştirme, bizim düşündüğümüz, önce tamamen bir hukuki alt yapıya, zemine oturacaktı ve mutlaka yeni teknolojileri, yeni üretimi, yeni istihdamı teşvik eden bir ekonomik politika ile yürütülecekti. Maalesef dünyada rakip ülkeler çoğaldı. Demir perdenin yıkılmasından sonra Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Romanya bunlar özelleştirmenin kaynaklarını alıp götürdüler. Yabancı sermaye çok daha seçici hale geldi. Halbuki 70’li yıllarda yabancı sermaye gitmek için; bırakınız öyle fabrika, üretim, alt yapı yatırımlarına bile koşuyordu. Tünel açalım, yol yapalım oralardan para kazanalım. Oralardan yatırdığımız parayı alabilirsek iyidir diye hesap ediliyordu. O dönemde yabancı sermaye buydu. Biz bütün bu şeyleri kaçırdık. Yani 12 Mart muhtırasının arkasında mutlaka dış etkilerde var. İçeride yanılmış olanlar var. Yanıltılmış olanlar var veya böyle kendi yakınlarına kardeşlerine silah çekecek ölçüde şaşırtılmış gençlerimiz de var.


27 MAYIS BİR GİZLİ CUNTA'NIN GECE BASKINI ŞEKLİNDE GERÇEKLEŞTİ


12 Mart ve 12 Eylül 27 Mayıs’tan farklı, neden? 27 Mayıs bir cuntanın, bir gizli cuntanın gece baskını şeklinde gerçekleşti. Ve 27 Mayıs’a muhatap olan siyasi iktidarın böyle bir olayı beklemediğini de sonraki açıklamalardan anlıyoruz. Yani bir deneyimsizlik var. Ummadıkları bir gece baskını oldu. 12 Mart ve 12 Eylül bundan farklıdır. Çünkü komuta kademelerinin organizasyonu içinde, emir komuta zinciri içinde cereyan etmiştir. Daha sonraki sizin balans ayarı diye söylediğiniz, nitelediğiniz müdahaleler ise bunlardan da farklıdır. Komuta kademelerinin bir iş birliği ile ve demokrasinin kalıpları bir kenara bırakılarak yapılmamıştır. Yine bir yasal çerçeve içerisinde değerlendirilmeye gayret edilmiştir. Ben 12 Mart’ta meclisteydim. 12 Eylül de eski parlamenter olarak siyaseti takip ediyordum. Tabi o günkü tepkilerimde bu türlü müdahalelerin karşısında olmuştur. Ama 12 Eylül sabahı Süleyman Demirel’i aradığımda telefonu cevap vermiyordu. Rahmetli Bülent Ecevit’i aradığımda onun de telefonu cevap vermiyordu . Yani en azından bir geçmiş olsun deme fırsatını bulamadım. Genel sekreter Nahit Menteşe’ye ulaştım. Onun vasıtasıyla söyledim. CHP’de ise Genel Sekreter Yardımcısı İsmail Hakkı Birlere telefonda üzüntülerimi ifade ettim. Bunların hepsinin karşısında da gerekli siyasetçi tavrını ortaya koydum. 28 Şubat olayına gelince o dönemde maalesef iş başındaki hükümet, hem hükümet etmenin gereklerini yerine getiremedi. Hem de kendi içinde bu balans ayarlarından yararlanma, bu fırsattan yeni hükümet kombinasyonları çıkarma gibi bir takım yanlış zeminlere kaydı. Zemin bir defa yanlış ise onun üzerinde sizin şu veya bu pozisyonu almanızın hiçbir faydası olmaz. Onun için sonuna doğru o koalisyon çöktü. Yerine gelen koalisyon da tamamen zorlamayla kuruldu. Bir tek bu dönemle ilgili ifade edilebilecek şey; bunun tamamen şekli demokrasi ilkelerine aykırı olmadan geçiştirilebilmiş olmasıdır. Çok daha, Türkiye’deki sistemi çökertecek, sisteme zarar verecek gelişmeler olabilirdi. Bu gelişmeler olmadan o dönem geçiştirilebilmiştir. Yalnız o dönemde de ben meclisin, meclis başkan vekiliydim. Yönetimde bulunduğum günlerde millet vekili arkadaşların bazı şikayetleri olurdu. Demokrasi dışı bir durumla meclis karşı karşıyadır gibi. Bunları hiçbir zaman hukuki olarak kabul etmedim. Böyle bir şeyi yok farz ettim. Bizim yapabileceğimiz de ondan ibaretti. İş başındaki hükümetlerin o zeminde demokrasi dışı gelişmeleri aldıkları istihbarata göre düzlüğe çıkaracak tedbirleri bulabilmeleri lazımdı. Bunlar yapılamadı. Ama bir taraftan da meclis olarak hem demokrasi dışı gelişmeler var diye şikayette bulunacaksınız. Hem gerekli tedbirleri almayacaksınız. Bu konuma düşülmesi demokrasiye en büyük zarar veren bir süreçtir. Nitekim vatandaş tüm bu olup bitenlerden sonra o dönemin siyasi partilerinin hiç birisine güven duymadığını ortaya koymuştur. Daha sonraki seçimlerde.


DARBELERİN ARDINDA NATO GÜDÜMLÜ GÜÇLER OLABİLİR Mİ?


Bunlarla ilgili yeterli, net delil yok elimizde. Hala Nato politikalarında etkili olan ABD’nin İngiltere’nin gizli kaynakları açıklığa kavuşmuş değil. Her şeyi de bu gün her birimiz bilemiyoruz. Türkiye’de ki bilgileri de bilmiyoruz. Ama bu düşünce de olanları haklı çıkaracak emareler var. Mesela 12 Eylül’den sonra 12 Eylül komutanının Yunanistan’ın Nato’ya dönüşünü kayıtsız şartsız kabul etmiş olması. Aynı zamanda milli güvenlik konseyinin çıkardığı kanunlarda batılıların, ABD’nin AB’nin taleplerinin kayıtsız şartsız kabullenilmesi.Yine IMF politikalarının tartışmasız kabullenilmesi. Türkiye’de ki 1980’e kadar olan demokratik kazanımlardan bir çoklarının bir kenara atılması. 12 Eylül sonrasında Türkiye’de üniversitelerde çok ciddi budamalar yapıldı. Sivil toplum kuruluşları çok ciddi erozyona uğratıldı. Sendikalar, işçiler büyük ölçüde kazandıkları haklarını kaybetmiş oldular. Milli sanayimiz ve milli ekonomi, milli kalkınma felsefesi büyük ölçüde zedelendi. Yani burada dış güçlerin çıkarlarına olan bir takım hızlı değişimler oldu. Bu değişimler durup dururken olmaz. Bunlar emareler. 12 Mart dönemini de hatırlayın; 12 Mart öncesi dışarıdan bize afyon ekimini daraltın, işte tarımı şu istikamete sevk edin, güney doğuda bu baraj yatırımlarını yapmayın gibi bir takım telkinler vardı. 12 Mart muhtırasından sonraki hükümetin ilk yaptığı işlerden bir tanesi afyon ekimini yasaklamak oldu Türkiye’de. Yani bunlar dışarının etkili olduğu izlenimini veriyor. Ama bu etki müdahaleden önce mi? Hazırlık aşamasında mı vardı? Daha çoktu? Yoksa müdahaleden sonra kurulan iktidarlar halka dayanmadıkları için acaba dış güçlere daha çok mu bel bağlıyorlar? Onların her dediğini yapıp hiç olmazsa meşruiyetimizi oradan dengeleyelim diye mi düşünüyorlar? Bunun da araştırılması lazım. Çünkü hiçbir güç millete dayanmadan iktidar olamaz. Milletle bağı olmayan, zaten gelişi itibariyle milletten kopuk olan, kopuk olarak kurulmuş bir iktidar, iktidarda kalabilmek için bir takım destekler arayacak, bu destekleri dışarıda da bulmuş olmaları muhtemeldir.


Not:Dünden Yarına programı 8 Mart 2008'de Kanal A ekranlarında olacak


BAKİ TUĞ RÖPORTAJI İÇİN TIKLAYIN






Hasan Korkmazcan Kimdir?


1941 yılında Denizli’nin Tavas ilçesinde doğdu.İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdi.3(XIV),4(XV),XIX,VE XX dönem Denizli Milletvekilliği ile TBMM Başkanvekilliği yaptı.Halen Türk Parlementerler Birliği Genel Başkanlığı görevini sürdüren Korkmazcan evli ve iki çocuk babasıdır.

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler