YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Gürgür 12 Mart'la ilgili çarpıcı açıklamalarda bul
Gürgür 12 Mart'la ilgili çarpıcı açıklamalarda bul
Gürgür 12 Mart'la ilgili çarpıcı açıklamalarda bul
28 Şubat 2008 / 18:54 Güncelleme: 29 Şubat 2008 / 00:00

1970’İN ZİHNİYETİ BUGÜN DEVAM EDİYOR


    12 Mart’ta öğrenci lideri olarak olayları içinden yaşayan Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, 1970’deki muhtıracı zihniyetin bugün devam ettiğini ve o dönemdeki bazı isimlerin 28 Şubat’ta önemli görevler aldığını belirtti.ıÜ

     Nuri Gürgür açıklamasında 1971 'de Türkiye'nin 9-12 Mart tarihlerinde ilginç bir deyimle neden ‘direkten döndüğünü’, dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve Cumhurhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın soğukkanlılık ve sağduyuyla demokratik bir ortamı nasıl sağladığını ve darbelerin arkasında NATO parmağı olup olmadığının cevaplarını verdi.


 


DEV-GENÇ İKİ FRAKSİYONA AYRILIYOR


        Olayın bir Türkiye’nin iç dinamiklerinden kaynaklanan faktörleri, bir de dünyadaki gelişen şartların ve konjonktürün getirdiği etkiler var. Türkiye 1961 anayasasıyla son derece liberal bir düzen içerisine girdi. Adeta 61 anayasası Türkiye’deki bütün ideolojilere, fikir ve düşüncelere bir alan açtı. Siyasal alan açtı.


        Bunun sonucunda TİP kuruldu. Ve her kesimden insanlar örgütlenmeye başladılar. Dolayısıyla bir anda daha önceden olmadık şekilde Türkiye’de siyasal ve toplumsal ortam politize oldu. Yön dergisi çıkmaya başladı. Yön dergisi Türkiye’de sosyalist hareketlere büyük bir ivme kazandırdı. Özellikle 65 seçimlerinde TİP bir grup kurarak meclise girmesi ve yeni bir sol retorikle, Marksist-leninist retoriğin meclis içinden ifade edilmesi sol hareketleri bir anda Türkiye’nin gündeminin baş aktörü konumuna getirdi. 61 anayasası üniversitelere son derece liberal bir düzen getirmişti. Yani bir rektör istemediği takdirde emniyet güçlerinin üniversitelere girmeleri mümkün değildi. Böyle olunca üniversitedeki öğrenci hareketleri çok rahat yayılma imkanını buldular. Tam o sırada dünyada sol hareketler büyük bir prestij kazandı. Büyük bir yükselişe geçti. Çok popüler sol Marksist, komünist liderler dünyada meşhur olmaya başladı. Mesela Che Guevera, Castro güney Amerika’da, Viyetnam’da Hoş i Min v.s gibi popüler Marksist, Leninist, Maoist liderler dünya kamuoyunun yönlendiricisi konumuna geldiler. 1967-68lerde de bu etkiler Avrupa’da öğrenci hareketlerini meydana getirdiler. Özellikle Almanya ve Fransa’da! Bir anda Paris öğrenci hareketleriyle adeta 1780lerdeki konumuna girdi, etkinliğe girdi. Tabi bütün bu olaylar, solun dışarıda kazanmış olduğu ivme, Türkiye’deki ortamında bu tip hareketlere müsait olması dolayısıyla üniversite ve işçi sendikaları içinde Marksist hareketler geniş bir alan kazandı. Bu alanda yasal önlemlerde olmadığı için ve çok rahat örgütlenme ve illegal çalışmalar mümkün olabildiği için o zaman öğrenci liderliği yapan insanların başta ODTÜ, Mülkiye olmak üzere, okulları adeta bir çalışma alanı haline getirdiklerini, buraların her türlü denetimden ve gözetimden uzak bir şekilde rahat çalışabildiklerini görüyoruz. Ve sonunda bir anda, fikir kulüpleri federasyonu bünyesinde örgütlenmiş olan bu gençlik hareketlerinin Dev-Genç dediğimiz örgütlenmeye dönüştüğünü görüyoruz. Dolayısıyla bütün bu hareketler 1969’a geldiğimizde Türkiye’ye olduğu gibi yansıdı. Bunlar olurken Türkiye’de yönetim bu tarz ideolojik yapılanmaya hazırlıklı değildi. Tecrübesi yoktu sayabiliriz. Bu açıdan hükümet konuyu biraz da aşırı serin kanlılıkla izlemek durumunda kaldı. O zaman ki başbakan Süleyman Demirel öğrenci olaylarına karşı sokaklar yürümekle aşınmaz diye o meşhur jargonu kullandı. Ama şu görüldü. Bunlar kendi normal, demokratik kanallarla değil, tam tersine bir başka kanala doğru yöneliyor ve sadece üniversitelerle de sınırlı kalmıyor. Özellikle Che’nin veya Mao’nun; birinin şehir gerillası, diğerinin kır gerillası şeklinde düzenledikleri, kendi ortamlarında başarı sağladıkları girişimleri Türkiye’ye getirmek ve model yapma şeklinde bir eğilim ortaya çıkıyor. Böylece 1969dan başlayarak bu Dev-genç örgütlenmesinde 2 temel fraksiyonun ortaya çıktığını görüyoruz. Biri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının çevresindeki Türk Halk Kurtuluş Ordusu diye isimlendirilen illegal örgüt, diğeri de Mahir Çayan ve arkadaşlarının şehir gerillasını strateji olarak belirledikleri şehirden bu eylemleri sürdürmeye yönelik bir diğer örgütlenme modeli gelişiyor.


       Bunlar bütün üniversiteleri aşağı yukarı kontrolleri altına alma çabasına girdikleri gibi aynı zamanda kırlara açılarak, üreticilerin arasına girerek fındık üreticisinin, tütün üreticisinin arasına girmek üzere bir toplumsal örgütlenme modeli geliştirdiklerini görüyoruz. Dolayısıyla 69dan itibaren Türkiye’de kamuoyuna yansımış faaliyetlerin; bir Türkiye’den kaynaklanan sebepleri var. Bir de dünyadaki değişen konjonktürün Türkiye’ye etkileri var.


TÜRKİYE 9 VE 12 MART’TA DİREKTEN DÖNDÜ


       Bu olaylar şu anda büyük çapta açığa çıkmış durumda. O gün geri planda olan bir çok insanlar hatıralarıyla başka sebeplerde o günün olaylarını açığa çıkarıyorlar ve tablo şu oluyor; Türkiye kelimenin tam anlamıyla 1971in 9 ve 12 Mart tarihleri arasında direkten dönmüştür. Bunu hiç abartmıyorum. O Türkiye için tarihi dönüşüm noktasıdır.


      Çünkü Mart ayına doğru sivil ve asker örgütlenmeler başarıya ulaşabilseydi, planladıkları gibi Türkiye’de bir darbe yapmış olsalardı, Türkiye’de BAAS tipi sosyalist bir devlet yapısı ortaya çıkacaktı(07:30). Bu yapı o gün ki Sovyet rejiminin Türkiye ile komşu olması ve Türkiye üzerindeki etkileri nedeniyle çok geçmeden T.C’nin Sovyetik bir cumhuriyet haline dönüşmesi söz konusu olacaktı. Ve ondan sonra Türkiye büyük bir felaket zincirinin içine girecekti. Her türlü olumsuz şart Türkiye’yi adeta tarihten silecek noktaya getirecekti. O açıdan bu hareketi o günlerde önleyen, vatan sever insanlara, milli bilinç sahibi insanları bir kere daha bu vesileyle saygıyla ve bu gün hepsi ebedi alemdedir, rahmetle anmak istiyorum. Kimlerdi bunlar? Öncelikle bir defa Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay. Mütevazı bir emekli orgeneral, ama çok sağ duyu sahibi bir insan. Orada serinkanlı tutumuyla ve silahlı kuvvetlerin insicamını bozmadan kendi hiyerarşisi içinde devamını sağlayacak bir otoriteyi yumuşak bir şekilde kurdu ve bunu başardı. İkincisi o günlerde Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Memduh Tağmaç. O da aynı şeklide son derece sağduyu sahibi ve vatansever bir insandı. Altında meydana gelen bu teşkilatlanmanın neyi amaçladığını çok iyi biliyordu. Ve bu insanları altındaki generaller başta olmak üzere bu hareket içerisinde yer almış olan insanları önemli ölçüde yatıştırmak ve Türkiye’nin kendi demokratik yolunda gelişmesini sağlayabilecekleri ortamı hazırlamak konusunda çok büyük bir başarı sağladı. Bir diğeri de MİT’in başında bulunan rahmetli General Fuat Doğu. O da aynı şekilde bu gelişmeleri anı anına izlemek suretiyle Türkiye’nin büyük bir felaketten, felaketin eşiğinden dönmesini sağladı. Çünkü 12 Marta doğru gelindiğinde Türkiye’deki sol hareketler sadece gençlik içerisinde örgütlenmeler halinde kalmadılar. Hatta gençlik içerisindeki örgütlenmeler, bunların meydana getirdikleri banka soygunları, dağlara çıkma teşebbüsleri veya adam kaçırma olayları, İsrail başkonsolosunun İstanbul’dan kaçırılması gibi olaylar adeta ice-berg’in suyun üstündeki görünen kısmıydı. Gençler büyük bir safiyet içerisinde, yurtsever duygular içerisinde Türkiye’de komprador ve kapitalist düzene karşı olmak gibi bir duygusal yaklaşım içerisinde bu olayların içerisinde yer alıyorlardı. Ama esas olayların arka planında gençlerin bu eylemlerinden kendilerine siyasal konum kazandırmaya çalışan başka bir örgütlenme vardı. Bunun sivil ve asker tarafları vardı. Üniversite hocaları, basın mensupları, basının önemli yazarları, dergi çıkaran yine tanınmış bir takım isimler bu örgütlenmenin içinde yer alan insanlardı. Aynı şekilde yine silahlı kuvvetlerin içinde önemli kademelerde bulunan, özellikle hava kuvvetleri içerisinde bulunan insanlar vardı. Bunların bilhassa deniz harp okulu içerisinde bir bildiri yayınlayarak adeta Potemkin zırhlısına benzer bir olayı Türkiye’de tekrarlamak özlemine girmiş bulunan genç teğmen, üsteğmen rütbesinde insanlar vardı. Bütün bunların hazırlığı belli bir zaman içerisinde bir hükümet darbesi yapmak suretiyle devrimci bir yönetim meydana getirmek, hatta bu devrimci yönetimin hiyerarşisini de kurmuşlardı. Başbakan kim olacak? Bakanlar kimler olacak? Bunlar isim isim belirlenmişlerdi. Hareketin içinde bir ayağı sivil kesimden söylemiş olduğum kesimlerden gelen insanlar, diğer kesiminde de doğrudan TSK içinde bulunan bazı isimler vardı. Ve bunlar Mart ayında harekete geçmek durumundaydılar. Harekete geçme aşamasında sağ duyu sahibi silahlı kuvvetler mensuplarının, generallerin ve diğer görevlilerin inisiyatiflerini kullanmaları suretiyle bu hareket önlendi. Ancak Demirel hükümeti son derece yıpranmış bir pozisyondaydı. Olayları kontrol etme ve inisiyatif kullanma imkanını kaybetmişti. Ne sokağa egemendi. Ne bu gelişmeler karşısında tedbir alabilecek güce sahipti. Böyle bir ortamda 12 Mart muhtırasıyla bir bakıma bir ara formül bulundu. Yani hem parlamento açık, parlamento kapatılmıyor, devam ediyor. Hem de mevcut hükümet, yani Demirel hükümeti, silahlı kuvvetlerin muhtırasının etkisi altında çekilmek zorunda kalıyor. Aslında radyodan okunan o muhtıra ile Demirel hükümeti çekilmeseydi. Başbakan ben devam ediyorum deseydi, mümkün müydü, değil miydi? Bu tartışılabilir. Ama o gün ki başbakan Süleyman Demirel çekilmeyi kendisi açısından uygun buldu. Ve yerine ara rejim dediğimiz,


       Nihat Erim’in başbakan olduğu hükümetler dönemi başladı. Ama bir şey oldu, parlamento açık kaldı. Her şeye rağmen Türkiye 1973’te genel seçimlere gitti. Böylece rejim devam etti. Artı devrimci bir darbe ile Türkiye’de sosyalist bir hükümetin kurulması önlendi. Böylece Türkiye’de bir BAAS rejimi önlenmiş oldu.


DEMİREL ANTİ-PATİK BULUNUYORDU


      O günlerde sağ siyasetin ekseni Adalet partisiydi. Henüz daha Necmettin Erbakan’ın siyasi oluşumu tam gelişmemişti. Onun dışında 1969da AP’ den ayrılanların kurmuş olduğu demokratik parti AP karşısında tam olarak yerini almamıştı.


     MHP ise bütün bu partilerden daha az bir kitleye sahipti. Yani %3 oranında seçimlerde oy alan bir potansiyele sahipti. Bu yüzden ana eksen AP idi. Şimdi O dönemde Süleyman Demirel’in özellikle 1969’dan itibaren izlemiş olduğu politika ve kendi partisinde sağa temayüllü olan insanları adeta partiden tavsiye edercesine bir tutum izlemesi, yeminlilerin partiye egemen olması dolayısıyla Demirel aleyhindeki muhafazakar, dindar ve milliyetçi kesimlerdeki tepkiler daha yoğunlaşmıştı. O yüzden 71’e gelindiğinde Süleyman Demirel bu kesimlerin desteğine sahip olmadığı gibi tam tersine anti patik bulunuyordu. Bu yüzden bir bakıma Süleyman Demirel’in başbakanlıktan ayrılmış olması zaten kendisi bunu hazırlamış şeklinde bir izlemeyle karşılaştı. Yani başbakanı buradan, görevden aldılar diye reaksiyon ortaya çıkmadı.


      Dolayısıyla bir bakıma Süleyman Demirel o dönemde siyasi yalnızlığı oynar durumdaydı. İnisiyatifi kaybetmiş olmasının sonuçları bir toplumsal tepkisizlik şeklinde ortaya çıktı.


TSK İÇİNDE DAMARLAR OLUŞTU


      Bu illegalitenin bir sivil ayağı vardır. Bir de TSK içinde bir ucu vardı. 27 Mayıs’la birlikte bu şekilde başlayan bir darbe kültürü, 27 Mayıs’ın çok koyla başarıya ulaşması, 27 Mayıs’ı yapan insanların bir anda Türkiye’nin önemli yerlerine gelmeleri, siyasi nüfuz kazanmaları bir çok insanda bir özlem, heves meydana getirdi bu tip hareketlere karşı.


      Sol hareketler de Türkiye’de özellikle aydın kesim içinde gelişmeye başladıktan sonra bunun hem TSK içinde hem diğer alanlarda tabi ki damarları oluşmaya başladı. Şimdi böyle bir ortamda bir defa olayların içerisinde yer alan, bu örgütlenmeleri yapan hatta Nurhak dağlarında can veren gençlerin ben o günlerde ne yaptıklarının bilinci içerisinde olduklarının veya bu olayların nereye gidebileceğinin hesabını yapabildiklerini zannetmiyorum. Çünkü ne tecrübeleri, ne birikimleri böyle bir şeye müsait değildi. Bu insanlar Türkiye’yi kurtarırız iddiası içerisinde gidip Filistin’de gerilla eğitimi görerek, dağları kendilerine mekan seçerek her biri Che Guevera özentisi içinde hareket ediyorlardı. Ama arkada bir takım adeta patron konumunda olan insanların Türkiye’nin yönetimini ellerine almak ve buraları kendi aralarında paylaşmak konusundaki projelerinden haberdar olmaları mümkün değildi. Ama şu var her iki tarafta birbirini kullandığı görüşü içinde hareket ediyorlardı. Mesela Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi öğrenci liderleri sol örgüt liderleri öbürlerine küçümseyerek bakıyorlardı. İşte bunu zaman zaman o yayınları yapan bu gün popüler olan liberal kesimdeki gazeteciler de hatıralarında açıkça yazıyorlar zaten. Onlar bunlara küçümseyerek bakıyorlardı. Bunlar da bu gençlerin kendileri için çalıştıklarını, gençleri provoke ederek sonuçta bir toplumsal kargaşa meydana getirerek kendilerine uygun bir ortam hazırladıklarını düşünüyorlardı. Ama tabi olan sonuçta bu çocuklara oldu.


      Türkiye bu dönemde soldan ve sağdan çok önemli bir genç kitlesini maalesef kaybetti. Ama diğerleri diyeceğimiz insanlar bir süre sonra yine kendi tezgahlarını kurmayı başardılar. Siyasette, sivil toplum alanında, basında ve özellikle televizyonda hala bunlar imkan sahibi popüler insanlar.onların işleri yürüyor.


1960’DA ARA REJİM DÖNEMİ BAŞLIYOR


      Bir kere bir akım başladıktan sonra şarteli indirir gibi bu akımı kesmek son derece zordur. Bu bir psikoloji meselesi! Türkiye 1970 ile 80 arasında son derece travmatik bir dönem yaşadı.


      Sivil kesimlerin, hükümetlerin, iktidarların tedbir alamadığı her gün onlarca insanın can verdiği böylesine anarşik bir ortamın içerisinde çeşitli mesleklerdeki insanların Türkiye’yi kurtarmak için projeler yapmaları son derece doğaldır. Hatta bunların olayların biraz daha gelişmesini ısınmasını ortalığın, böylece kendilerinin müdahalelerinin biraz daha meşru kılınacağı ortamın hazırlanmasını bekledikleri de zaman zaman ortaya konuluyor. Bu da doğrudur. Yani 12 Eylül’e gelindiği zaman Türkiye’nin adeta belli bir yükselme trendine girdiği, tansiyonun alabildiğine yükseldiği ve toplumun geniş kesimlerinde artık birileri çıksa da bu işi durdursa dedikleri bir psikolojik ortamın hazırlandığı bir vakadır. Ondan sonra ki süreçte tabi Türkiye 1983’te demokratik döneme geçtikten sonra yine sivil veya asker çeşitli kesimlerde benzer heveslerin, özlemlerin olması, ifade ettiğim gibi insan haleti ruhiyesinin bir icabıdır. 2007’ye geldiğimiz zaman şunu görüyoruz; eğer yetkileri, imkanları kullanan muktedir bir iktidar varsa o kendi kuralları içinde ülkenin yönetimini temin ediyor. Ama yönetimler boşluk kaldırmıyor. Eğer yönetimde zafiyet varsa, yönetenler kendilerini gereken ölçüde muktedir kılamamışlarsa, iktidar kendi kuralları içinde yönetimi beceremiyorsa, başaramıyorsa o zaman birilerinin buna heveslenmeleri doğal hale gelebiliyor. O yüzden bana göre esas sorumluluk yönetim yetkisini elinde bulunduran insanlara kalıyor. Çünkü Türkiye’nin anayasası var, yasaları var. Kuralları var. Türkiye bir aşiret devleti değil, devlet geleneği var. Bu devlet geleneği içerisinde nasıl yönetileceğine ilişkin çok zengin bir birikime sahibiz. Niye bizim son yüz senelik tarihimize baktığımız zaman 1908’den itibaren büyük bir yönetim kargaşası olmuş, ittihat ve terakki geleneği dediğimiz darbecilik geleneği hakim olmuşta, Mustafa Kemal Paşa yönetimi ele aldıktan sonra ordu kışlasına dönmüş. Baktığımızda Mustafa Kemal Paşa’nın döneminde çoğu milli mücadelenin ön saflarında bulunan insanların silahlı kuvvetlerin içindeki yetkilerinin tamamen alındığını ve onların sivil yönetime geçtiklerini görüyoruz. Ordu tamamen kışlasının içerisine girmiş. Ne zamana kadar? 27 Mayıs 1960 senesine kadar. Demek ki Türkiye’de böylesine bir gelenek ihdas edilebiliyor. Bu yerli yerine oturuyor. Niye 1960lardan başlayarak neredeyse bir ara rejimler dönemi başlıyor. Her on senede bir müdahaleler oluyor. Açık ve kapalı bir takım girişimler meydana geliyor. Ve enteresan bir taraf bütün bu girişimler içerisinde yasal bakımdan bunun bedelini ödeyebilen rahmetli Talat Aydemirin dışında pek de kimse olmamış.


      Bu noktada yasal ve anayasal düzenin değiştirilmesine yönelik teşebbüsten dolayı yargılanan ve hüküm giyen kimse de olmadı. O zaman bir bakıma yapabilen, başarabilen meşru bir imkan sağlamış oluyor . Devlet başkanlığına kadar yükselebiliyor. Başka imkanlar sağlanabiliyor. Bu durum bir takım insanlarda bir heves ortaya çıkarabiliyor. Burada ki esas mesele Türkiye’yi yönetenlerin anayasanın, yasaların kendilerini yetkili kıldıkları imkanları kullanmalarına bağlı kalıyor.


DARBELERİN ARKASINDA NATO MU VAR?


      Soğuk savaş döneminde nota bünyesi içerisinde komünizm tehlikesine karşı çeşitli yöntemler izlenmiş, çeşitli tedbirler alınmış. Bunların arasında herhangi bir Nato üyesi ülkenin Sovyetler Birliğinin işgali halinde direniş sağlayabilecek örgütlenme modeli, bilinen ifadesiyle Gladio tipi örgütlenmeler yer almış.


      Türkiye’nin de vaktiyle buna benzer bu paralelde örgütlenmelerin olduğu bir vaka. Ancak burada o ayrıntıyı açığa çıkarmak çok önemli. Türkiye’nin herhangi bir işgal tehlikesine karşın tedbir alma mecburiyetinin olduğu ortada. Biz bunu milli mücadele döneminde yaşamışız. Yani milli mücadelenin yapılmasında o gün ki yönetimin Mondros mütarekesinden çok evvel Osmanlı coğrafyasının özellikle Anadolu’nun işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalması nasıl mücadele edileceğine ilişkin bir planın bulunması, bununla ilgili silah, mühimmat yığınaklarının yer yer yapılması! Yani bir takım tedbirlerin alınmış olması çok büyük rol oynamıştır. Mustafa Kemal’in milli mücadelede bulmuş oldukları müsait zeminin temelinde teşkilatı mahsusa geleneğinden gelen planlamalar önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla bu gün ABD’de dahil olmak üzere çağdaş bütün devletler her türlü ihtimali hesap ederek bir takım tedbirler alırlar. Niye bu tedbirleri aldın diye onlardan soru sormak ve devleti bu noktada itham etmek efendim seferberlik tetkik kurumu diye bir şey kurulmuştu. İllegalite’nin Türkiye’de başlangıcıdır falan diye iddia etmek bana göre son derece abes bir şeydir. Yani bir devletin varlığını korumak bakımından bu TPİ örgütlenmeleri yapmaları doğaldır. Devlet bu tip örgütlenmeleri yaparken veya diyelim 1984’ten sonra özellikle 1990’dan sonra güney doğuda devletin bütünlüğünü korumak üzere geniş askeri tedbirler almak zorunda kalırken bu tedbirlerin içinde yer alan bir takım insanların kişisel heveslere kapılmaları, oradan kişisel çıkar temin edecek şekilde oradaki yetkilerini, imkanlarını kullanmalarını yasal olmayan, meşru olmayan hatta vicdani ve insani olmayan bir takım yöntemler izlemeleri durumu olmuş mudur? Devlet, muktedir devlet bunları araştırır, ortaya çıkarır, sorumlular kimse bunlarında yasal sonucu neyse bunları da ortaya koyar. Ama bunu bir genelleme yaparak devletin içerisinde bir takım örgütlenmeler vardır. Bu örgütlenmeler de Türkiye’de meşru olmayan bir mücadele yöntemi, demokratik olmayan bir takım girişimler içinde bulunuyorlar diye genel bir suçlamanın içine girmesi devleti zaafa uğratır. İnisiyatif kullanamaz hale getirir. İhtiyacı olduğu zaman devlet bu anlamda yapabileceklerini yapamaz hale gelir.


       Bu açıdan bu gün bir takım örgütlenmeler, bunlara ilişkin girişimler, her gün gazeteler de okuyoruz, bunlarla ilgili konuşmalar yapılıyor, bana göre yapılması icap eden şey bunları ihtimaller, yorumlar şeklinden çıkarıp somut olarak kim nerede ise, kim ne yaptı ise bunları belgeleriyle birlikte ortaya koymak.


1971’DEN 83’E KADAR KAOS DÖNEMİ


        Süleyman Demirel dediğim gibi bu muhtıra ile başbakanlığı bırakmayı, hükümetten ayrılmayı uygun gördü. Parlamento açık. Parlamentoya tayin edilmiş olan bir hükümet yürütme organı olarak geliyor, iş başında.


         Ana muhalefet partisi CHP’de büyük bir dalgalanma oluyor. Bülent Ecevit hemen muhtıranın ertesinde bu hareket benim önümü kesmek yapılmıştır. Esas amaç benim parti içinde yükselmemi engellemektir diye beyanat verdi ve genel sekreterlik görevinden istifa etti. O günlerde İnönü yaşlılığın artık son sınırına gelmişti. Büyük bedeni zafiyetleri, fiziki zafiyetleri vardı. Onun için Ecevit’le tam karşıt hale gelmiş olmasına rağmen Ecevit ve ekibiyle mücadele edebileceği takate sahip değildi. Bu yüzden zaten yapılan ilk CHP kurultayında genel başkanlığı Ecevit aldı. Ve İsmet paşa partisinden istifa etmek yolunu tercih etti. Böylece CHP Ecevit’in kontrolüne geçmiş oldu. Yine o günlerde Necmettin Erbakan İsviçre’den gelmişti. Ve partisini kurmuştu. O da kendi kesimi içerisinde siyasi faaliyete başlamıştı. Beri tarafta Süleyman Demirel’le mücadele edip partisi içerisinde ayrılmış olan Saadettin Bilgiç ve arkadaşları DP’yi kurmuşlardı. Celal Bayar bu partinin taraftarı ve propagandacısı olarak seçim kampanyasına katılıyordu bizzat. Böylece Türkiye 1973 seçimlerine merkez sağın parçalandığı, milli nizam partisi, DP ile beraber AP’nin oylarının üçe parçalandığı bir ortamda girdi. Böyle bir ortamda Ecevit birinci parti olarak çıktı. Dolayısıyla Türkiye ilk defa olmak üzere seçimle bir sol hareket iktidara gelmiş oldu. Türkiye için bu bir dönüşüm anlamına geliyordu. Ecevit Erbakan’la birlikte hükümeti kurdu. Kıbrıs harekatı sonrasına kadar da bu hükümet iktidarı elinde tuttu.


       Türkiye 1971’den başlayarak 1983’e kadar yani Özal’ın başbakan olduğu seçimlere kadar bir siyasi kaos dönemine girdi. Geçici hükümetler, ara rejimler, koalisyonların kısa ömürlü olmaları gibi dünyanın son derece karmaşık olduğu bir ortamda Türkiye’de maalesef 10 seneden fazla bir süre ülke hükümetsiz adeta kaldı. Ve bunun çok büyük ekonomik ve sosyal kayıpları oldu.


1970’İN ZİHNİYETİ BUGÜN DEVAM EDİYOR


       Sosyal, toplumsal ve ideolojik olaylar bir düğmeye basılır gibi başlamaz ve bir düğmeye basılmasıyla da bitmez. Bunların bir öncesi, sonrası yani devamlılığı, sürekliliği vardır. Dolayısıyla Türkiye’de 1970 ve 71’de ortaya çıkmış olan ve 71 muhtırasıyla da bir rejim meselesi haline dönüşmüş olan olayın arkasında ideolojik bir yapılanma, ideolojik bir taban vardır.


Bu tabanı 1960’lardan sonra bütün dünyada yayılan, Türkiye’yi de etkileyen sol hareketler meydana getirmişti. Türkiye’de ki sol hareketler içerisinde de 1962’de yayınlanmaya başlayan yön dergisiyle de Doğan Avcıoğlu bir ekol halinde etkili oldu. Öyle ki, Doğan Avcıoğlu’nun yön dergisini çıkardığı sıralarda yayınladığı Türkiye’nin Düzeni isimli kitabı geniş kesimlerde sivil, asker, bürokratlar arasında, gençlik içerisinde adeta bir başucu kitabı şeklinde ilgi gördü, rağbet gördü. Dolayısıyla Doğan Avcıoğlu’nun bu kadar rağbet gördüğü bir ortamda sadece üniversite öğrencileri içerisinde değil, harp okulu öğrencileri ve askeri kesim içerisinde de bu ilgi devam etti. Nitekim 1970’de deniz harp okulu öğrencilerinin ve teğmenlerinin yayınladıkları, bir bakıma potemkin zırhlısını anımsatan bir bildiri, çok enteresandır, bu bildirinin gerisinde silahlı kuvvetlerin içerisinde de belirmiş olan bir damarın varlığı ortaya konmuştur. 71 muhtırası verildikten sonra geçen olaylarda hem sivil, hem de askeri kesim içerisinde geniş bir tavsiye operasyonu cereyan etti. Tutuklamalar oldu. Hapse girenler oldu. Tabi bu sürede TSK ele başı konumunda gördüğü, belirlediği isimleri tasfiye etti. Mesela 12 Mart’ta 5 general 40 civarında da çeşitli rütbelerde subay ordudan tart edildi. Ama meseleyi daha fazla yaygınlaştırmamak ve bir problem haline dönüştürmemek için çok ileri noktaya götürülmedi. Böylece o günlerde ortaya çıkmış olan adeta devrimci hücreler halindeki, teğmen ve üsteğmenlerin yer aldığı, birliktelikler devam etme imkanı buldu. Zaman içinde rütbeler yükseldi. Konumları değişti. 90’ların ortalarına geldiğimizde 71’deki teğmenin korgeneral rütbesine geldiğini görüyorsunuz. Bunların bir bölümünün 70-71’lerde ki ideolojik tercihlerinin, biraz daha değişen dünya şartlarına göre revize olmakla beraber, ana hatlarıyla devam etmekte olduğunu görüyorsunuz. Bir de, Türkiye’nin genel siyasi hareketliliği içerisinde 70-71’de belirgin olmayan bir başka jargon daha ortaya çıkmıştı. 70-71’de “cici demokrasi” dedikleri demokrasinin yerine, merkezi planlamaya dayanan reformlar dedikleri sosyalizasyonun, sosyalleştirmenin, sosyalist bir devlet kurmanın, milli demokratik devrim gerçekleştirmenin projeleri vardı. 90’ların ortalarında ise yükselen bir gerici siyasal harekete karşı engel olmak gibi, kendilerine tarihi misyon bulmak durumunda kalmışlardı. Tabi basının, üniversitelerin ve diğer aydın zümrelerden gelen bu desteklerle birlikte bu şekilde 71’lerdeki düşünce yapılarını, ideolojik yapılarını muhafaza etmiş olan bazı yüksek rütbedeki insanların bu defa o söylediğim çerçeve içerisinde etki sağlamak üzere çalıştıklarını, çabaladıklarını görüyoruz. Böylece 1997’de 28 Şubat’ta ortaya çıkan hadisenin içerisinde yer alan belirli isimlerin 70-71’lerde daha genç yaşlarda yine Türkiye’yi kurtarma iddiasıyla pozisyon aldıklarını tespit ediyoruz. Dolayısıyla 2 süreç arasında, eğer isimler yakından incelenirse, çok enteresan bir irtibat ortaya çıkmış oluyor. Bunların bir kısmı daha sonra yine emekli olduktan sonra çeşitli alanlarda varlıklarını sürdürüyorlar. Başka görevlere atandılar.


      Türkiye’nin yurt dışındaki büyük bir üniversitesinin başına geçirildiler. Ama bakıyorsunuz 70’deki o pencerenin aynen bu gün de, 2007 itibariyle, geldikleri görevde zihniyet, düşünce ve yapı olarak esas itibariyle devam ettiğini görüyorsunuz.


70’İN ZİHNİYETİNİ, DOĞAN 28 ŞUBAT’A TAŞIDI


       28 Şubatta bu olayın adeta ekseninde yer alan isimlerin arasında en belirgin olan, o zamanın Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı olan Korgeneral Çetin Doğan’dı. Çetin Doğan’ın kendi çevresindeki mesleki çizgisine baktığınızda, kendi düşünce çizgisini ısrarla devam ettiren bir yapı görüyorsunuz...


 


 


Nuri Gürgür kimdir?


        1940 yılında Kemaliye’de doğan Nuri Gürgür, Ankara Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolu’nda kurucu ve yönetici olarak görev yapan Gürgür, 1961 Üniversiteliler Kültür Kulübü’nü (Derneği) kurdu. 1961-1963 yılları arasında MTTB’nde görev aldı. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası’nın köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneği’nin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı ve 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

       Gürgür, 1975 yılında MHP Genel İdare Kurulu’na girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı. 1996 Kurultayı’nda Türk Ocakları Genel Başkanlığı’na seçildi. Gürgür, halen bu görevi yürütmekte ve Türk Yurdu Dergisi’nin başyazarlığını yapmaktadır.

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler