YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
FETÖ devlete kastetmiş bir ihanet örgütüdür!
Paralel Devlet Yapılanması'nın "25 Aralık kumpas" soruşturması iddianamesinin detayları ortaya çıktı. İddianamede "FETÖ Silahlı Terör Örgütü, devlete kastetmiş bir ihanet örgütüdür" denildi.
FETÖ devlete kastetmiş bir ihanet örgütüdür!
02 Ekim 2015 / 17:37 Güncelleme: 02 Ekim 2015 / 17:46

İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili İsmail Uçar tarafından hazırlanan 1453 sayfalık iddianamede, 1 numaralı şüpheli olarak Fetullah Gülen yer aldı. İddianamede, eski emniyet müdürü Hamza Tosun ve Yakup Saygılı ile Fetullah Gülen'in yardımcısı Sinan Dursun'un da aralarında bulunduğu 68 şüpheli bulunuyor.

İddianamede, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Berat Albayrak, Serhat Albayrak, Hakan Fidan, İsmail Rüştü Cirit, Nihat Ömeroğlu ve Yalçın Akdoğan "müşteki", Başbakan Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalar, Ömer Çelik, Sadullah Ergin, Binali Yıldırım, Taner Yıldız, Hüseyin Çelik, Gürsel Tekin, Zafer Çağlayan, İdris Güllüce, Mahir Ünal, Faruk Çelik, Ali Babacan, Mehmet Metiner, Muammer Güler, Melda Onur, Kamer Genç, Veysel Eroğlu, Sabri Varan, İdris Naim Şahin, Hayati Yazıcı, Mustafa Delitaş, Erdoğan Bayraktar, Nurettin Canikli, Mehmet Müezzinoğlu, Egemen Bağış da mağdur olarak yer alıyor.

Paralel Devlet Yapılanması (PDY) / FETÖ'ye ilişkin bilgilerin aktarıldığı İddianamede, "FETÖ Silahlı Terör Örgütü, yerli bir örgüt değildir. Kökü dışarıda, devletin kılcallarına kadar sızmış, devlete kastetmiş bir ihanet örgütüdür. Bu örgütle mücadelenin zorluğu, halk tabanında kendisine dini temalarla yer bulmuş bir örgüt olmasından kaynaklanmaktadır. Kutsal değerler üzerinden halka ulaştıkları için bunca serencama rağmen taraftar bulabilmektedir" denildi.

Aslında örgütün çok da profesyonel olmadığı ve çok açıklar verdiği belirtilen iddianamede, bugüne kadar devletle karşı karşıya gelmemiş olmasının rahatlığıyla bütün yönetim dönemlerinde ilerlemeye devam ettiğini ancak artık devleti karşısına aldığı ve devletle savaşmakta olduğu kaydedildi.

"Din sömürüsü ve dini değerleri tahrif..."

İddianamede, din sömürüsü üzerine yapılanmış bir örgüt olmasına rağmen örgütün faaliyette bulunduğu ülkenin dini ve etik değerlerini hafife aldığı ve tahrifata kalkıştığı belirtilerek, örgütün, devletin milli eğitim sistemine alternatif eğitim sistemi geliştirdiği, bütün kurumlara yerleştirdiği militanları vasıtasıyla anayasal düzeni yok etmeye yönelik çalışmalar yaptığı kaydedildi.

İddianamede, üniversite, memurluk, askeri okullar, komiserlik sınav sorularını sınav merkezlerine yerleştirdikleri militanlarıyla temin ettikleri ve kendine bağlı örgüt üyelerinin kazanması için kullandıkları anlatıldı.

Emniyet ve yargıya yerleştirdiği örgüt üyeleri ile ülkenin yargı sistemini tamamen kendisine hizmet eder hale getirdiği aktarılan iddianamede, "Adeta devlet içerisinde paralel bir yargı ve polis teşkilatı kurmuştur. Bu kurumlarıyla iş adamları sahte soruşturmalarla sindirilmiş, askerler ve bürokratlar tutuklanmış, insanların özel görüntüleri ve konuşmaları usulsüz olarak elde edilmiş ve örgütün medya kanallarından servis edilerek bir korku imparatorluğu kurulmuştur'' ifadesi kullanıldı.

"Örgütün hedefi sadece hükümet değildir. Devletin bütünüdür" 

İddianamede soruşturma ile ilgili şunlar aktarıldı:

"25 Aralık Kumpas soruşturması dosyasında da adliye içerisindeki örgüt üyeleriyle polis içerisindeki örgüt üyelerinin tam bir fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettikleri, yolsuzluk soruşturması görünümünde, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve TBMM üyelerinin telefon trafiği takip edilmiş, konuşmaları kayıt altına alınmış, bu yolla büyük bir yolsuzluk olduğu kanaati uyandırılarak devlete operasyon yapılmaya kalkışılmıştır.

Bu dosyanın hedefinde asla yolsuzluklar olmamıştır. Yolsuzluk takibi yapılsaydı, takibi yapılan ihalelerin nihayetlenmesinin beklenilmesi gerekirdi. Ayrıca cemaate yakın iş adamları ve bürokratların ses kayıtları olduğu halde tape haline getirilmeyerek ya da tape haline getirildiği halde fezleke konusu edilmeyerek gerçek niyetin yolsuzlukları soruşturmak olmadığı ortaya konulmuştur.

Örgütün hedefi sadece hükümet değildir. Devletin bütünüdür. Örgüt kimi zaman MİT Müsteşarı'nı dinlemiş, devletin gizli sırlarına vakıf olmuş, kimi zaman yüksek yargı mensuplarını dinlemiş, yargısal alandaki devletin faaliyetlerini takip etmiş, yerel hakim ve savcıları dinlemiş, baskı ve şantajla onları sindirmiş, sürgün etmiş ya da istediği yönde karar vermesini sağlamıştır. Askerlere operasyon yapmış, askeri terfi sistemine müdahale etmiştir. Siyasi parti santrallerini dinlemiş, siyasi partilerin sırlarına vakıf olmuş, zaman zaman müdahalelerde bulunmuştur.''

Siyasi partileri dinlenmişler

Örgütün, "Selam Tevhit" dosyası adı altında yaptıkları soruşturmada CHP Genel Merkezi'ni, AK Partili milletvekillerinin telefonlarını dinlediklerinin tespit edildiği vurgulanan iddianamede, örgütün, bir başka soruşturma dosyasında MHP'lileri dinledikleri, bir çok sivil toplum kuruluşu temsilcilerini, alevi ve şii derneklerini, gazetecileri, yazarları dinleyip, kaydettikleri anlatıldı.

Örgütün, toplumda barışık olduğu hiçbir kesimin olmadığı ifade edilen iddianamede, ''Örgütün sadece kendi menfaatleri var. Kendi menfaatleri uğruna diğer insanların istikballeriyle, siyasi kariyerleriyle, malvarlıklarıyla, itibarlarıyla hiç çekinmeden oynayabilmektedirler'' değerlendirilmesine yer verildi.

"Başbakanı gözaltına alacaklardı..."

Takipsizlikle sonuçlanan 17 Aralık soruşturmasında aralarında irtibat bulunmayan birkaç dosyanın operasyonunun birlikte yapıldığı, 25 Aralık dosyasının fezleke şekli ve içeriği itibarıyla bakanların çoğunu ve Başbakanı gözaltına alacaklarının açıkça anlaşıldığının tespit edildiği belirtilen iddianamede, "Bu şekilde ülkeyi kaos ortamına sürükleyecek ve muhtemel bir iç savaşın manivelası görevini görerek kendilerini kullanan patronlarının istediği şekilde yönetilebilir bir Türkiye teslim edeceklerdi" denildi.

İddianamede, "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs" eyleminin FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarınca örgüt liderinden aldıkları talimatla gerçekleştirildiğinin dosya içerisinde mevcut delillerle açıkça ortaya konulduğu ifade edildi.

"Örgüt lideri Gülen, bu sistemin kodlarını bozmuştur"

Anayasada, hükümetin kurulma şekli, güvenoyu alarak göreve başlaması usulü düzenlendiği gibi bir bakan veya başbakan hakkında gensoru önergesi verilmesi ve bu yolla hükümetin düşürülmesi yönteminin düzenlendiği kaydedilen iddianamede, şu ifadeler kullanıldı:

"Örgüt lideri Fetullah Gülen, bu sistemin kodlarını bozmuştur. Anayasal meşruiyet içerisinde çalışan demokratik sistemimizin içine 40 yıllık bir zaman dilimi içinde kendi deyimiyle adeta dantela gibi işleyerek, devletin içine müritlerini sızdırmıştır. Bu ikiyüzlü yapı bir yönüyle halkın arasında 'iyilik hareketi' olarak görüntü vermiş diğer yönüyle tamamen bürokratik kadroların ele geçirilmesine önem atfetmiş, bilhassa yargı, polis ve askeriyede örgütlenmişlerdir. Örgüt üyeleri uyuyan hücreler misali emir ve talimat alana kadar normal görevlerini yürütmekte iken örgüt üst kadrosundan emir geldiği anda her biri, birer intihar komandosuna dönüşebilmektedir."

"Aşama aşama devleti ele geçirmişlerdir"

Bu örgütün, parlamenter sistem içerisinde parti kurarak yönetimi ele geçirme imkanından ve tabanından uzak olduğu için doğrudan yönetim kadrolarını hedef aldığı, kendi müzahir kitlesini devletin kurumlarına yerleştirebilmek için ÖSYM'ce hazırlanan soruları çaldığı, bu sayede militanlarını devlet içerisine yerleştirdiği aktarılan iddianamede, şu bilgilere yer verildi:

"Militanlar aldıkları maaşla örgüte olan minnet borçlarını ödeyebilmek için öncelikle himmet parası adı altında haraç ödemişler ayrıca ilgili kurum imamının emir ve talimatıyla hukuka aykırı da olsa işlem yapmışlardır. Örgütün kadrolaşırken kullandığı ikinci yöntem ise kendi militanlarına kadro açabilmek için Fetullahçı olmayan memurlara yönelik komplo hazırladıkları, çalışanları fişledikleri, haksız soruşturmalar açarak pasifize ettikleri bilinmektedir. Aşama aşama devleti ele geçirmişlerdir. Çok büyük bir camiaya sahip olduklarını düşünerek, artık önlerinde kimsenin duramayacağı zehabına kapılmışlardır. Yaşadıkları özgüven patlamasının neticesi olarak 2007'den beridir devletin güvenliğinin teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetlerindeki, vatansever subayları pasifize edebilmek için kendi uydurdukları delillerle operasyon yapmışlardır.  Bu şekilde yüzlerce subayın hayatını kararttılar ve birçok masum insanın ekmeğiyle oynadılar. Bütün bunlar niçin yapılmıştı? Elbette ki devleti ele geçirmek için."

"Gezi Parkı direnişini FETÖ örgütü desteklemiştir"

İddianamede, 28 Mayıs 2013'te Gezi Parkı direnişini "FETÖ örgütü"nün desteklediği belirtilerek, şu değerlendirmelerde bulunuldu: 

"Amerika’daki örgüt lideri, masumane istekte bulunan eylemcileri kullanarak aralarına karışan marjinal grupların milyarlarca liralık kamu malını yakıp yıkmasını tasvip eder konuşma yapmıştır. (Çapulcu demeyiniz) 17-25 Aralık tarihinde ve sonraki süreçte (MİT tırlarının durdurulması) ise artık örgüt yeterli olgunluğa eriştiğini düşünerek, devlete karşı intihar saldırısına kalkışmıştır.

 Failleri henüz bulunup yargı önüne çıkarılamadı ancak kimlikleri tespit edilemeyen kişiler tarafından anamuhalefet partisi genel başkanına kaset yoluyla şantaj yapılmak suretiyle CHP'ye yönelik bir dizayn çalışması yapılmıştır. (Ancak bilinen bir gerçek şu ki; FETÖ örgütü istihbarat birimine yerleştirdiği militanları sayesinde istediği bütün siyasileri rahatlıkla takip etmiş, attıkları her adımı kayıt altına almıştır, FETÖ lideri de alüftelere giden kişileri engellediğini sohbetlerine konu etmiştir.) Ardından MHP'lilere yönelik kaset kumpası kurulmak suretiyle genel başkan yardımcılarının değişmesi sağlanmıştır. Muhalefet dizayn edilmiştir ve artık iktidar partisinin değiştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Örgüt büyük bir sabırla soruşturma kumpası kurmaya başlamıştır.

Her ne kadar cemaate bağlı milletvekilleri bulunsa dahi, etkin konumda olacak kadar sayısal yeterliliğe sahip değillerdi. Bu nedenle cemaat, bir dönem Fenerbahçe Futbol Kulübü'nü ele geçirmek için kurmuş olduğu kumpas gibi iktidar partisinin başına da dilediği idareyi geçirmek için kumpas kurmaya karar vermiştir."

"Bu darbeyi yargı üzerinden yapacaklardı"

İddianamede, örgütün hükümete darbe yapmak istediği aktarılarak, "Bunu Türk tarihinde yaygın olduğu şekilde ordu üzerinden değil de en çok yerleştikleri kurum olan polis gücü marifetiyle yapacaklardı. Bu nedenle halkın ve kamuoyunun itiraz edemeyeceği bir mekanizmayla bu işi yapmaya karar verdiler. Bu darbeyi yargı üzerinden yapacaklardı. Zaten cemaat polisten sonra en fazla yargıda konuşlanmıştı. Buradaki militanlarının performansı 2007'den beri görülen davalarda ölçüldü. Toplum yaptıkları bütün hukuksuzluklara rağmen yargı kararı olduğu için tepki koymuyor, hatta yaptıkları algı operasyonları nedeniyle yapılan soruşturmaları destekliyordu" denildi. 

Dünya üzerinde siyasi kişilikleri en çabuk itibarsızlaştıran olaylardan birisinin cinsel sadakatsizlik, ikincisinin ise yolsuzluk olduğu vurgulanan iddianamede, "Örgütün hedefinde bir ya da birkaç bakan olsaydı, birinci seçeneği kullanmak isteyebilirdi. Ancak birkaç bakanın özel hayatını deşifre ederek çok sağlam halk desteği olan iktidarı düşüremeyeceklerini biliyorlardı. Tam da bu nedenle, iktidarı yolsuzluk soruşturmasıyla düşürmeye karar verdiler. Yani planlanan bürokratik bir darbeydi" ifadeleri kullanıldı.

"Hükümete diz çöktürme operasyonu"

Türkiye, Meksika ve Brezilya'daki eylemler ve gösterilerin birbirine benzediği örneklerle anlatılan iddianamede, "Gezi Parkı eylemleriyle halkın oylarıyla işbaşına gelmiş bir hükümet, tıpkı 27 Mayıs darbesi öncesinde olduğu gibi sokak hareketleriyle baskı altına alınmak ve devrilmek istendi. Olayların başlama nedeni bir çevre duyarlılığı gibi görünse de asıl etkenin hükümetin devrilmesi olduğu çarpıcı delillerle ortaya çıktı. Günümüzde meydana gelen olayları ve terörün yeniden tırmandırılmasını da değerlendirdiğimizde, bu eylemlerini hiçbirinin tesadüfi olmadığı ve dış destekli, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine diz çöktürme operasyonu olduğu çok açık ve net olarak gözükmektedir" denildi.

"FETÖ, klasik bir İslami cemaat değildir" 

İddianamede, "Türkiye'de dini bir cemaat adı altında örgütlenen ve dini duygu ve söylemlerle insanlardan 'himmet' adı altında para toplayan, bu topladığı paralarla holdingleşen, banka kuran ve birçok basın yayın kuruluşuna sahip olan, daha sonraki aşamalarda açıkça kendilerinin dini bir cemaat ve camia olmadıklarını deklare eden ve gönüllüler hareketi ya da adanmış ruhlar olduklarını belirterek aslında dini bir hareket ve cemaat olmadıkları açıkça anlaşılan bir yapıdan bahsedeceğiz" değerlendirmesinde bulunuldu. 

Adına "cemaat" denilen ve sürekli isim değiştiren Fetullah Gülen hareketini devlete nasıl sızdığı ve kendini güçlü hissettiği anda tüm gücüyle devlete karşı isyana nasıl kalkıştığının ayrıntılı şekilde açıklanacağı belirtilen iddianamede, şunlar kaydedildi: 

"Dosyamızın konusunu oluşturan PDY ya da diğer adıyla Fetullah Gülen Terör Örgütü'ne klasik anlamda bir cemaat yapılanmasından vücut bulmuş bir örgüt diyebilir miyiz?

FETÖ, klasik bir İslami cemaat yapısından meydana gelmiş değildir. Bu nedenle ilk zamanlar FETÖ toplumda insanlara yardım amacıyla kurulmuş bir hayır hasenat hareketi gibi gösterilmeye çalışılsa da gerçekte hiç de böyle değildir. Hizmet hareketi denilen yapı, aslında dini hizmet amacıyla bir araya gelmiş bir camia ve cemaat değildir. Fetullah Gülen dini bir cemaat olmadığını ısrarla belirtmesine rağmen, dini söylem ve kavramları terk etmiyordu."

"Nurculuk ile Gülen Hareketi bir değil"

İddianamede, "Nurculuk hareketi" ile "Fetullah Gülen hareketi"nin bir olmadığı kaydedilerek, "Said-i Nursi'nin takipçileri anlamında kullanılan Nurculuk hareketi Fetullah Gülen'in ışık evleri projesiyle hiç ilgisi olmayan bir harekettir. Zaten Fetullah Gülen Nurcularla anlaşamamış ve yollarını bir süre sonra ayırmıştır" denildi.

"Bazı yabancı tarikatlarla benzerlikler"

"Fetullah Gülen Terör Örgütü"nün, çıkış noktası olarak "Nurculuk hareketini" kullandığı, yeterli çoğunluğa ulaştığına ilişkin kanaat edindikten sonra devleti tamamen ele geçirmeye çalıştığı ifade edilen iddianamede, Opus Dei tarikatı, Moon tarikatı ve örgüt arasındaki benzerlikler sıralandı.

İddianamede, şunlar kaydedildi:

"Gülen cemaatinin de Opus Dei tarikatındaki gibi her ülkede bir sorumlusu vardır. Opus Dei'de ülke kardinali vardır, Gülen cemaatinde yerini ülke imamı almıştır. Opus Dei tarikatı ve Gülen Cemati'nin üye tipi de aynıdır. Opus Dei'de birinci grup olarak adlandırılan Numerarid denilen üyeler hiç evlenmiyorlar. Opus Dei evlerinde yaşıyorlar. İhtiyaçları dışındaki tüm kazançlarını tarikata veriyorlar. Gülen Cemaati'nde imam ve imame olarak adlandırılan abi ve abla denilen üyeler de hiç evlenmiyor.

Tarikat evlerinde yaşayıp, tarikatın hizmetindedirler. Tüm otorite onlardır. Yedi kişilik istişare grubu, kıta, ülke, bölge sorumluların bunları içinden seçiliyor. Opus Dei de ikinci üyeler Sopranumerari olarak adlandırıyorlar. Tam üyedirler. Fakat evleniyorlar. Tarikat evleri dışında yaşıyorlar. Aylık ödüyorlar.

Gülen Cemaati'nde ise bu tip grup, 'Şakirt' ve 'Şakirde' diye adlandırılan cemaat içinde yetişip evlenenlerden oluşuyor. Cemaate tam üyedirler. Fakat maaşlarından belli yüzdeyi aylık olarak cemaate ödüyorlar. Opus Dei de üçüncü tip üyelere cooperatori deniliyor. Tarikatın gönüllü yardım ve eğitim kuruluşlarında yer alıyorlar. Gülen Cemaati'nde de bunlara ek olarak 'himmet' adı altında yardımda bulunan ağırlıktaki üyeler ve destekçilerden oluşuyor. Moon tarikatında ise tam tamamına Opus Dei gibi üyelikler vardır. 

Bu üçlü kaynağı dışarda olan tarikatların propaganda ve örgütlenme çalışmalarını yürütürken kullandıkları kilit kavramlar da aynıdır. Diyalog, hoşgörü, dini araştırmalar ve sevgi. Üçünün ortak özelliği misyoner faaliyetleridir. Her üç tarikatın ABD'deki NED, CSIS ve CIA gibi istihbarat örgütlerince desteklenmektedir. Fetullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede en önemli örtülerinden biri, dinlerarası diyalog oldu. Bu tarikatların hepsinin söylemi aynı: Dinlerarası diyalog."

"Moon Mesihliğe soyunurken, Fetullah Gülen İslam temsilciliğine soyunmaktadır. Moon da Gülen de Amerika'yı üs olarak seçmişlerdir" denilen iddianamede, hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı "Scientology" adlı tarikatın da gerek ABD'de gerek Avrupa'da en sıkı ilişki içinde olduğu gücün Fetullah Gülen örgütü olduğu belirtildi.

İddianamede, örgütün birinci yönüyle Müslüman kesimden himmet parası toplayabilmek için İslami terminolojiye sığındığı, diğer yönüyle seküler bir görünüm verip dünya kamuoyunda yer tutmaya çalıştığı kaydedildi.

 "Güç kazandığı her alanda işgalci gibi davrandı"

"Gülen Cemaati'nin artık 'Ben eski ben değilim' dercesine çok büyük bir özgüvenle hareket ettiği" kaydedilen iddianamede, güç zehirlenmesi gibi çok ciddi komplikasyonları da bulunan bu aşırı özgüvenin, Gülen ve cemaatine yüklenen seçilmiş kurtarıcı misyonuyla ilintili olduğu anlatıldı

Cemaatin güç kazandığı her alanda işgalci gibi davrandığı, resmi ya da sivil hemen hiçbir alanda kendisinden başkasına nefes aldırmadığı ve dindaşlık ile vatandaşlık gibi paydaları yok saydığı vurgulanan iddianamede, ''cemaatin kendini 'seçilmiş' olarak görmesi ve buna bağlı olarak ilahi irade tarafından mutlak hakikatin temsilcisi ve insanlığın kurtarıcısı gibi eşsiz bir misyon yüklendiği" değerlendirilmesine yer verildi.

Şüpheli Fetullah Gülen'in "tarihi tekerrürler ve bir uzun temenni" başlıklı sohbetinden bahsedilen iddianamede, Gülen'in bu sohbette seçilmişlik anlayışını benimsettiğini, cemaatin kendinden başkasını yok saydığı, diğer bütün Müslümanların değerini cemaate hizmetle ölçüldüğü ve hasım bildiklerini bertaraf etme hususunda hiçbir kural tanımayacak kadar acımasız davrandığı kaydedildi.

İddianamede, "Cemaat öyle büyük bir özgüven patlaması yaşamıştır ki, Türkiye Cumhuriyeti ve dünyada kendilerinin en kutlu yolda olduklarını, seçilmiş bir zümre olduklarını iyiden iyiye düşünmeye başladılar. Bu yapının dışındaki her kişi gaflet içerisindeydi. En dürüst kendileriydi ve diğer insanlar avam tabakasını oluşturuyordu ve normal insanların hak ve hukuku cemaatin bekası için rahatlıkla feda edilebilirdi. Bu fikir kamuda çalışan diğer insanların dışlanmasına, ayaklarının kaydırılmasına, önlerinin kesilmesine ve bu haksızlıkları yaparken yine ibadet bilinciyle yapıldığı kanısı hakimdi. Cemaatin selameti için her türlü haksızlık, hukuksuzluk yapılabilirdi'' denildi.

Şüpheli Fetullah Gülen'in 12 Eylül darbesini öven ''Son Karakol'' isimli yazısında, ''12 Eylül askeri darbesi adeta kutsanıyor ve darbe neticesinde binlerce insanın sorgu odalarında, hapishanelerde çürütülmesine alkış tutuluyordu" tespitlerine yer verilen iddianame, Gülen'in 28 Şubat postmodern darbesinin mimarlarından olan dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'e yazdığı mektup da yer aldı.

"Güçsüzün ve ezilenin yanında yer almadı"

Şüpheli Gülen'in Çevik Bir'e yazdığı mektupla alakalı iddianamede şu tespitler yer aldı:

"Bu mektupta da görüldüğü gibi Fetullah Gülen meşru hükümete darbe yapan askeri kutsayıp, kendi kurduğu okulları istemeleri halinde devredebileceğini bildirmektedir. Bu yazı ve mektuptan anlaşılmaktadır ki, Fetullah Gülen aslında demokrasiye inanmış biri değildir. Demokrasiyi de kendi hareketinin bekası için kullanmaktadır. Demokrasiye inanan birisi hayatının hiç bir evresinde darbeyi desteklemesi ve kutsaması düşünülemez.''

İddianamede, cemaatin kimliksiz bir siyaset takip ettiği, sürekli olarak güçten yana tavır aldığı, güçsüzün ve ezilenin yanında yer almadığı kaydedildi.

 

AA

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler