YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Emniyette kadrolaşmaya cevap
Emniyette kadrolaşmaya cevap
12 Ekim 2010 08:59
Devrimci Karargah örgütüne yardım ve yataklık suçlamasıyla tutuklanan Hanefi Avcı'nın kitabında ortaya attığı iddialar ve referandum sonuçları konusunda Fethullah Gülen'den önemli mesajlar geldi.

Sohbetlerinin yer aldığı internet sitesi 'herkul.org'da soruları cevaplayan Gülen, iddialarla ilgili olarak "Yalancı demiyorum, terbiyem müsaade etmez; fakat, o mum uzun sürmez, sürse bile yatsıya kadar sürer ve söner." dedi. "Fethullahçı" yakıştırmalarından rahatsız olduğunu, 'kadrolaşma' iddialarını yakışıksız bulduğunu söyleyen Gülen sözlerine değer verenlerin, emniyette de mülkiyede de olabileceğini vurguladı. "Bana sempati duyanlar, zinhar duymasınlar' diye gazeteye ilan mı vermeliyim?" sorusunu yöneltti.


"REFERANDUM SONUCUNA ÇOK SEVİNDİM"

Diyebilirim ki, çocukluğumdan beri kendimi hiç düşünmedim; şimdiye kadar, şahsımla alâkalı olumlu hadiselerden dolayı çok fazla sevinmedim. Fakat, milletimizin geleceği, devletler muvazenesinde yerini alması, en büyük devletleri bile gözünün içine baktırması ve uluslararası bir karar verileceği zaman “Bakalım bunlar ne diyorlar?” dedirtecek bir konuma ulaşması benim gaye-i hayalim oldu. Bu, bazı kimselere bir ütopya, bir kurgu ve ancak bir roman mevzuu gibi gözükse de, ben sadece bu gaye-i hayalle ilgili müsbet meselelerden dolayı memnuniyet duydum. Referandumun neticesine de milletimizin istikbali adına çok sevindiğimi söyleyebilirim.


"İSMET İNÖNÜ'NÜN KARARINI DA ALKIŞLARDIM"

Bugünkü mantığımla, 1946 seçimlerinde İsmet Paşa tarafından demokrasiye kapı aralandığı zaman, bu türlü düşüncelerimi ifade etme imkanım olsaydı, milletimizin dirilişine hizmet edeceğini düşündüğüm o meseleyi de (çok partili hayata geçme kararını da) alkışlar ve takdir ederdim. Zira, insan hür olduğu sürece vardır; onun hürriyetine prangalar vurulmuşsa, artık o mezar-ı müteharrik bir bedbaht ve talihsizdir. Üzerinde değişik vesayetler olduğu sürece, o insan gerçek manasıyla insan değildir, insanlığından çok şeyler kaybetmiştir. Hürriyet çok önemlidir. Bu açıdan da, o dönemde bulunsaydım, arkasında kim olursa olsun, ben o hareketi de alkışlardım.


"REFERANDUM SONUCU MİLLETİN BASİRETİNE VERİLMELİDİR"

Amatörce düşünen halkımız çok defa elit sınıftan daha isabetli karar vermiştir. Onun için, demokrasiyi de ilk defa onlar alkışlamış, omuz verip onu biraz daha ileriye onlar götürmüşlerdir. Çünkü, onlar belli ideolojilere takılmamış, meselelere bakarken ideolojilerin darlığına mahkum olmamışlardır. Bir tür kast sistemine bağlı olarak, halkımızı hafife alanlar hafife aladursunlar, kendi oylarını beş on tane sayıp başkalarını cahil ve bir şeyden anlamaz görenler öyle göredursunlar, halkımız bu referandumda bir kere daha isabetli karar vermiştir. Netice, hiç kimsenin telkinine değil, milletimizin firaset ve basiretine verilmelidir.


Referandumda “evet” oyu verilmesi yolundaki mülahazalarımı ifade etmeyi bir vazife saydım. Çünkü, faydalı olacağına inandığım bir işi yapmazsam, ötede Allah’a hesap verme ve Peygamber Efendimiz karşısında mahcup olma durumuna düşerim; boynum bükülür ve ezilirim. Ülkem, milletim ve mefkurem adına yararlı olduğuna inandığım bir mevzuda sükut durmam, dilsiz şeytanlık olurdu. Zira, yapılan reformlar çok önemliydi.

Öncelikle, milletimizin bazı vesayetlerden sıyrılması söz konusuydu. Vesayetlerden sıyrılması, insanımızın kendi gibi düşünmesi ve kendi olmasına da yolun açılması demekti. Diğer taraftan da, halk sandık sayesinde çok önemli değişiklikler yapabileceğini gördü. Bazı kimseler yurt dışından gelip oy kullanmak için biraz zahmete ve masrafa katlanmak zorunda kalmış olsalar da, insanımız bir yönüyle ucuz, zahmetsiz ve meşakkatsiz bir mücahede ile bundan sonra da çok büyük inkılaplara vesile olabileceğine inandı. Halkta, yaptığı işin kıymet ifade ettiği psikolojisinin uyarılması, -bence- bu reformlardaki kazanımdan çok daha büyük oldu.

"YİNE REFERANDUM YAPILSA AYNI ŞEYLERİ SÖYLERİM"

Daha önce de ifade ettiğim gibi, referandumla alâkalı sözlerimin siyasî mülahazalarla irtibatlandırılması doğru değildir. Bundan sonra da bir referandum yapılacak olsa, ben yine makul bulduğum istikamette aynı şeyleri söylerim. Bunu falan filan parti, hatta azınlık olan ya da grup bile kuramayan bir parti dahi yapsa, milletimizin ikbal ve istikbali adına bir şeyler vaad eden bazı maddelerle alâkalı bir reform paketiyle halkın karşısına çıkan kim olursa olsun, ben yine “evet” der ve “evet”in dellalı olurum.

Referandumda “evet” diyenler çoğunlukta olsa bile, “hayır” oyu kullananlar, kararsız olanlar ve sandık başına gitmeyenler de vardı; bundan sonra da böyle farklı düşünenler olacaktır. Herkesin hissiyatına saygılı olmak, bizim genel ahlakımız, ruhi enginliğimiz ve vicdan genişlğimizin bir ifadesidir. Kimseye bir şey demiyoruz ama biz böyle davranıyoruz; böyle davrandığımızdan dolayı kimsenin de bize bir şey demeye hakkı yoktur.


"HERKES ÜSLUBUNU GÖZDEN GEÇİRMELİ"

Herkes üslubunu bir kere daha gözden geçirmeli. Bağırıp çağırmaktan, yırtınıp dövünmekten ve gırtlak ağalığı yapmaktan daha ziyade insanların hissiyatını da hesaba katarak hitap etmeye gayret göstermeli. Daha yumuşak ve sevgi alaşımlı bir üslup ve konuşma tarzı oluşturmalı. Unutulmamalı ki, yırtınıp dövünmeler insandaki sevgi ruhunu değil nefret hislerini harekete geçirir. 

Vifak ve ittifak, tevfik-i İlahî’nin vesilesi, ihtilaf ve iftirak da başarısızlığın ve maksada ulaşamamanın sebebidir. Birlik ve beraberliği zedeleyecek her mülahaza, söz ve davranış, hayırlı faaliyetlerin bereketini de alır götürür. O halde, Allah’ın sizi muvaffak kılmasını istiyorsanız, hem kendiniz uyuşmazlık, kırgınlık, kavga ve ayrılık sebebi olabilecek kötü düşünce, çirkin laf ve kaba tavırlardan uzak durmalı ve böylece fiili bir dua yapmış olmalı; hem de Kalblerin Sahibi’ne teveccüh etmeli ve ondan gönülleri yumuşatmasını dilemelisiniz. Zira Kur’an-ı Kerim –mealen– şöyle buyuruyor: Allah Teâlâ müminlerin kalblerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi. Çünkü O azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir). (Enfâl, 8/63)

İdeolojiler neyi emrederse etsin, keşke bir de kinin, nefretin, muhalefetin ve söylenen her söze bir laf yetiştirmenin yerine, insanlara sevgi ve mürüvvetle, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek” diyen Yunus edasıyla kucak açmaya çalışsak. Şimdilerde en çok böyle bir ruha ihtiyacımız var.

"FETHULLAHÇI DENİLMESİNDEN RAHATSIZIM"

“Fethullahçı” yakıştırmalarından çok rahatsız oluyorum. Şayet milletimizin bu harekete sahip çıkması illa bir şekilde tarif edilecekse, “Muhammedî ruhun toplumun sinesinde yeniden canlanması” denilebilir.

Ya da yapılan hizmetler, sonraki dönemler itibariyle, Ahmed Yesevî, Hazreti Mevlana, Yunus Emre veya Hasan Şazilî, Abdulkadir Geylânî, Şah-ı Nakşibendî ve Ahmed Rifâî hazeratı gibi büyüklerle temsil edilen sevgi ve şefkat ruhunun bu asra uygun bir makamla yeniden seslendirilmesi ve evrensel insanî ruhun çağa göre tercümanlığı olarak görülebilir.

Öteden beri herkes bilir ki, heyecanlarımın dorukta olduğu dönemde bile ben “-cı”ya, “-cu”ya karşı savaş ilan ettim. Elimden gelse o “cı”, “cu”yu alfabeden çıkararak gömer, üzerine kayalar yerleştirir ve bir daha dirilmemeleri için elimden gelen her şeyi yaparım. Hatta biraz büyük de söylemiş olabilirim; fakat, bu “cı” ve “cu” benim başımın tacı, başımı kaldırım taşı misillü ayağının altına koymaya âmâde bulunduğum Abdülkadir Geylanî ya da Muhammed Bahauddin Nakşibendî hazretleri gibi büyüklerin icadı bile olsa ben yine onu gömerim.

Belli bir dönemde konjonktürel olarak bazıları o ifadeleri kullanmış olabilir; fakat, bunu onların kendi zamanlarının gereği olarak gördüklerine inanıyorum. Dolayısıyla, “Fethullahçı” gibi yakıştırmalar yapılmasını ve o türlü mülahazalara sapılmasını lanetliyorum. Eğer öyle bir meseleye sahip çıkıyorsak, Allah bizi yerin dibine batırsın; yoksa, -benim şefkat, mülayemet ve merhametim, bizi öyle bir isnad altında bırakanlar hakkında “Allah onları yerin dibine batırsın” dememe cevaz vermiyor- onları Allah’a havale ediyorum.

BU HAREKETİN SIRRI NEREDE ARANMALI?


Bu harekete gönül veren insanlar, şucu bucu oldukları için değil, gördükleri Kuranî mantığa ve yapılan işlerin makuliyetine inandıklarından dolayı her türlü fedakarlığa katlanarak vatana, millete ve insanlığa hizmet ediyorlar. Bu hareketin sırrı, -cami cemaatinin namaz için biraraya gelmesindeki tabiilik gibi- işin mantıkîliğinde ve makuliyetinde aranmalıdır. Kalbi aynı his ve heyecanlarla çarpan ve insanlığın imdadına koşmaya amade bulunan insanların, cehalet, fakirlik ve ihtilaf gibi hastalıklarla mücadele konusunda yapılan çağrılara topyekün icabet etmesinde aranmalıdır.


Bugün 120 küsur ülkeden Türkçe Olimpiyatları’na iştirak ediliyor; fakat, en azından bir ya da birkaç kültür lokali ve lisan kursuyla hizmet edilen yerler de sayılacak olursa, belki 180 ülkede adanmış ruhlar ülkemizi temsil ediyorlar.

Merhum Bülent Ecevit, “Devlet-i Aliyye çok güçlü olduğu dönemde bile bu ölçüde açılmaya muvaffak olamadı” demişti. Dahası dünyanın dört bir yanında açılan o müesseseler ve yapılan onca hizmetler, Anadolu insanının çok sınırlı imkanlarıyla gerçekleştirildi. Şayet bu insanlar, işin makuliyetine inanmasalar ve bu makuliyet etrafında toplanmasalardı, büyük devletlerin bile üstesinden gelemeyecekleri bu işlerin altına girerler miydi? Bu açıdan, makuliyette benimsenmiş bir iş, falana filana nisbet edilemez.

GÜLEN KADROLAŞMA İÇİN NE DEDİ?

Son günlerde emniyet teşkilatından birisinin “falan yerde kadrolaşma” gibi çok yakışıksız iddiaları oldu. Allah taksirâtını affetsin, Allah insanları cehenneme gitme yoluna düşürmesin, sukut ettirmesin. Hiç kimse için öyle bir akıbeti dilemem.

Elli senedir aleyhimde yazı yazan birisi için bile Cehhennemle cezalandırılması aklımdan geçince odama girip ağlamış ve “Hayır ya Rabbi, öyle yapma; hidayet et, Cennet’e gitsin” demişimdir. Kimse hakkında olumsuz konuşmam. Nalına mıhına gitmiş insan, aslında kendi değerine mıh çakıyor, kendi kıymetine bir nal vuruyor demektir. O mum uzun sürmez; yalancı demiyorum, terbiyem müsaade etmez; fakat, o mum uzun sürmez, sürse bile yatsıya kadar sürer ve söner. 

Hürriyet Gazetesini okuyan insanlar oradaki köşe yazarlarına saygı duyabilirler; Milliyet’i okuyanlar da oradaki köşe yazarlarına saygı duyabilirler. İşin arkasındaki patrona saygı duyabilirler. Onların “evet deyin” ya da “hayır deyin” şeklindeki yönlendirmelerine gelebilirler. Şimdi o gazete patronlarının ya da yazarlarının duygu ve düşüncelerini paylaşan, onların ortaya attıkları nazariyeleri, felsefi ve dünyevi görüşleri benimseyen insanlara a’cı, b’ci, c’ci mi diyeceğiz.

Ben sadece belli insanlara ve gizli kapaklı değil, herkese ve herkesin duyacağı şekilde, “Elinizdeki imkanları sonuna kadar kullanın ve dünyanın dört bir yanına açılın, okullar açın; dört okulun olduğu yerde dört tane daha açın, hendesî genişleyin. Ruhunuzun ilhamlarını muhtaç gönüllere boşaltın.” diyorum. Bu çağrıyı makul bulan kimseler, ellerindeki imkanlarla insanlığa faydalı olmaya çalışıyorlar. Sözlerime değer verenler, emniyet teşkilatı içinde de, mülkiyede de olabilir. Ben bilemem ki onları.

"GAZETEYE İLAN MI VERMELİYİM?"

Ben burada (Pensilvanya’da) yaşıyorum ve söylediğim şeyleri de herkesin duyup bileceği şekilde söylüyorum. Gazeteye ilan mı vermeliyim; “Bana sempati duyanlar, zinhar sempati duymasınlar; yoksa iki elim Allah’ın huzurunda onların yakasında olsun” mu demeliyim?!.
Bu açıdan, meselenin -cı, -cu ile hiç alâkası yok. Bazı kimseler size sempati duyabilirler; bu emniyette de olabilir, mülkiyede de olabilir, adliyede de olabilir, dünyanın başka yerlerinde de olabilir. İnsanlar işin makuliyetine gönül veriyorlarsa, meseleyi başka yerde aramamak, cı’ya cu’ya bağlamamak lazım.

Ben öz be öz Anadolu çocuğuyum. Bir insanın, kendi millet fertlerini yine kendi memleketindeki bazı müesseselere girmeleri için teşvik etmesine sızma denmez. Teşvik edilen insanlar da o müesseseler de bu ülkeye ait. Kastedilen manadaki sızmayı belli bir dönemde bu milletten olmayanlar yaptılar.

Evet, bir milletin ferdi, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer adliyeye de, istihbarata da girer hariciyeye de. Unutulmamalıdır ki, kadrolaşma, sızma, çoğalma türünden iddiaları ortaya atanlar ve bunlarla vazifeperver insanları sindirmeye çalışanlar, hemen her devirde bu iftiralarının arkasına saklanarak ve hedef şaşırtarak kendi felsefeleri adına belli yerlere sızmış, kadrolaşmış ve çoğalmış kimselerdir. (Zaman)

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler