YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
“Dinin sürekli tartışılmasını doğru bulmuyorum”
“Dinin sürekli tartışılmasını doğru bulmuyorum”
“Dinin sürekli tartışılmasını doğru bulmuyorum”
13 Mart 2008 / 14:29 Güncelleme: 13 Mart 2008 / 00:00

Ben “İslam Cumhuriyetinin Uleması” ya da, “Osmanlının Şeyhülislamı” gibi değil, Türkiye Cumhuriyetinin Diyanet İşleri Başkanı olarak görüş açıkladım. Diyanet İşleri Başkanlığı, bir defa fetva kurumu değil, din kurumudur. Din hakkında, dinle ilgili bir soru soruluyorsa, o konuda görüşümü yeterince açıklarım. Benim bugüne kadar, 5 yıldır açıklamalarımın hiçbirinin siyasi referansı yoktur.


 


Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Ali Bardakoğlu, zorunlu din dersi, AİHM ve Danıştay’ın kararları, cemevlerine dair gündeme gelen sorunlar ve sorular hakkında basın mensuplarına birbirinden çarpıcı açıklamalarda bulundu.


 


“DİN ÖĞRETİMİ ZORUNLU DERS OLMALI”


·        Din dersi zorunlu okutulmalı mı?


— Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin çocuklarımıza bir din kültürü olarak, bir ahlak bilgisi olarak okutulmasının zorunlu olmasını çok yerinde bir uygulama olarak görüyorum. Çünkü çocuklarımızın din olgusu hakkında, dinlerin tarihleri hakkında, o dine mensup insanların öncelikleri, duyarlılıkları, gelenekleri, tecrübeleri hakkında ve toplumdaki dini hareketlilik hakkında, dinin temel öğretileri hakkında bilgi sahibi olması, çağdaş bir insan olmanın da adeta bir parçasını teşkil ediyor. Dinin gereklerini yapar yapmaz, o onun kendi dünyasıyla alakalıdır. Ama bilgi sahibi olmak son derece önemlidir. Ben Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini bu alanda bilgili olmak için bir imkân olarak görüyorum. Çünkü biz bu bilgiyi devlet olarak yeterli ve doğru veremezsek, onun yerine başka bilgiler girer, bir dizi istismarlar, yanlışlar ortaya çıkar. Biz bu sorunları yaşadığımız için Anayasa’da böyle bir noktaya geldik. Tabi böyle bir bilgi vermediğimiz vakit, kimlerin ne gibi yanlışlara duçar olacağını, ne gibi sorunlar üreteceğini tahayyül etmeden, düşünmeden, görmeden, sırf teorik olarak ‘verilsin, verilmesin’ tartışması bana göre anlamlı değildir. Biz konuyu bu bağlantı içerisinde düşünmeliyiz.


Bu ders bir bilgilendirme dersidir. Çocuklarımızı daha Müslüman yapma, daha çok namaz kıldırma, namaza alıştırma, oruca alıştırma dersi değildir. Onun yeri din eğitimidir.


Zorunlu bir din eğitimi laiklikle çelişir. Devletin zorunlu olarak öğrencilere bir dinin eğitimini vermesi laiklik prensibi açısından doğru değildir. Ama kültür dersi olarak, bilgi dersi olarak, bilgilendirme, tanıtma, gösterme ve o konuda bilgili olunması açısından, böyle bir derse ihtiyaç vardır.



“DİN DERSLERİNDE İSLAM’A AĞIRLIK VERİLMESİ,


DEVLET BİR DİNİ TERCİH EDİYOR ANLAMINA GELMEZ”


  • AİHM’in “bütün dinlere eşit yaklaşılmalı” düşüncesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Tabiî ki, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin verilmesinde, dinlere eşit mesafe, matematiksel bir eşitlik herhalde doğru olmaz. Yani Şintoizmden ve Budizmden İslam’la eşit şekilde mi bahsedeceğiz? Böyle bir eşitliği Batılılar önce kendileri sağlasınlar, ben koşa koşa sağlarım.. Bir defa, önce bu tartışmayı açabilmek için Batı’da Hıristiyanlığın nasıl öğretildiğini görmemiz lazım. Yani bizim Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında nesnel, objektif olduğumuz kadar keşke Batılılar da Müslümanlık, İslam dünyası ve Türkler hakkında nesnel ve objektif olabilseler. Bizde Batılıları inciten, Batılıları dışlayan, Hıristiyanlığı, Yahudiliği, diğer dinleri aşağılayan, öteleyen, o insanları inciten bir ifade olmaz ve olmamalıdır. Çünkü biz diğer dinlerin Peygamberlerini de Peygamber olarak kabul eden bir inanca sahibiz. Hıristiyanlığı da saygı içerisinde öğretmeliyiz, Yahudiliği de saygı içerisinde öğretmeliyiz.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) burada matematiksel bir eşitlik istiyorsa, o zaman önce Almanya’ya baksın, Belçika’ya, Hollanda’ya baksın, İsveç’e, İsviçre’ye baksın, orada Müslümanlığı nasıl öğretiyorlar ve hangi önyargılarla öğretiyorlar.


Din Derslerinde İslam’a ağırlık verilmesi, devlet bir dini tercih ediyor anlamına gelmez, Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslüman ve elbette Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öncelikli ve ağırlıklı olarak Müslümanlık okutulacaktır. İslam’ın genel bilgisi daha çok verilecektir. Mesela çocuklara 10 saat ders veriyorsak, herhalde 6 saati Müslümanlıkla, Müslümanlığın inancı, ibadetleri, ahlakı, genel öğretisi ile ilgili olacaktır, geri kalanı diğer dinlere ayrılacaktır. Yoksa ki, 9 saatin 3’ünü Hıristiyanlığa 3’ünü Yahudiliğe ayırırsak bu gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.


Bizim çocuklarımıza ahlaki değerlerimizi “orada bir köy var uzakta” dercesine elimizin ucuyla tutarak anlatırsak, onun hiçbir faydası olmaz. Biz çocuklarımızın daha iyi, daha edepli, daha ahlaklı, daha güzel, daha dürüst, daha temiz, annesine babasına saygılı, Allah’ını Peygamberini tanıyan, toplumunu, Devletini, bayrağını seven olmasını istemiyor muyuz? Çok nesnel olacağız diye, çok objektif olacağız diye, -tabi başkasını incitmeyelim, başkasını aşağılamayalım- kendi milli tarihimizi anlatırken de bir Japon’un anlattığı gibi anlatamayız. Onun için burada “nesnellik, objektiflik” derken çocuklarımıza iyi, doğru bilgiyi vermek yerine onlarda şüpheler, tereddütler uyandıracak bir bilgiyi de vermeyelim. Onu yaparsak, bu sefer toplum reaksiyon olarak onun yerine aşırı şeyler yükleyecektir.


“DİNİN SÜREKLİ TARTIŞILMASINI DOĞRU BULMUYORUM”


  • Anayasanın 24. maddesine göre insanlar dinini açıklamaya zorlanamaz. Din dersinden muaf olmak isteyenin “Benim çocuğum şu inanca mensuptur. Din bilgisi dersini almasını istemiyorum” demesi bir anlamda “dinini ikrar etmeye zorlamak” olduğundan Anayasanın ihlali anlamına gelmiyor mu?

— Ben hukuk tartışmasına girmek istemem. Ben toplumun kahir ekseriyetinin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinden rahatsız olduğu kanaatinde değilim. Ama münferit yanlışlar olmuyor değil. Bu sadece din dersinde değil diğer derslerde de oluyor.. Yanlışları azaltalım, içeriği düzeltelim, ama şu tartışmayı yapmayalım: “Bu az dindardır çok dindardır”. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini seçmeli yaptığımız vakit çok ciddi sorunlarımız olur.


Ben toplumda dinin sürekli tartışılmasını da doğru bulmuyorum. Ama ne hikmetse, toplum sürekli tartışmayı ve bir de din tartışmasını böyle basit olaylar üzerine yapmayı veya normal rasyonel bir tartışmanın hemen din tartışmasına dönüşmesini çok seviyor. Bırakalım herkes kendi işini yapsın. Hemen her konuyu bir din tartışması, her konuyu bir laiklik tartışması haline getirmeyelim. Onun için ben seçmeli olmasının ciddi sıkıntılar doğuracağı kanaatindeyim.



“AİHM SADECE KENDİNE ULAŞAN BİLGİLERLE YETİNDİ”


  • Gerek Danıştay’ın gerekse AİHM’in karar verirken size danışmadığını söylediniz. Kastınız ne idi?

— AİHM din konusunda, dinin içeriği, dinin rasyonel ve nesnel öğretisinin ne olduğu, nasıl olması gerektiği, nasıl olmaması gerektiği konusunda tespitlerde bulunuyor. Bunları yaparken, Türkiye ile ilgili yapıyor. Bu esnada “ne İlahiyat Fakülteleri’nden, ne de Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir görüş aldığını zannetmiyorum” dedim. Keşke, bu konularda çok fazla bilimsel veri tabanı olsaydı da daha soğukkanlı bir şekilde konuyu halledebilseydi. AİHM kendi bilgisi ile ve kendine ulaşan bilgiler ile yetinmiş görünüyor. Yetinmiş göründüğü için de böyle bir yaklaşım tarzında, bir yanlışlık içerisinde.



TARTIŞMA KAOS DEĞİL, AYDINLANMADIR


  • Türban tartışmaları, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derken bir kaosa doğru mu gidiyoruz?

—Ben kaos görmüyorum. Her tartışmayı din tartışmasına dönüştürmeyi doğru bulmuyorum. Dini konuları böyle bir gerilim havasında tartışmak doğru değil. Daha düzeyli, daha entelektüel tartışmalara ihtiyacımız var. Mesela; “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu olması laiklikle çelişir mi”, “İslam dininin nesnel ve rasyonel öğretisi nedir” vb tartışmalar çok güzel tartışmalardır. Öyle zannediyorum bu tartışmalar sadece biz değil, her kurum için ufuk açıcı bir gelişme olacaktır. Bu tartışmayı Türkiye yapabilecek güçtedir. Türkiye’de 23 İlahiyat Fakültesi var, Türkiye de şu kadar akademisyen var, bu kadar aydınımız, düşünürümüz, yazarımız var. Yani, İslam dininin doğru, sağlıklı, ortak, nesnel ve rasyonel öğretisi nedir tartışmalarını Türkiye olarak yapamayacaksak, bu konuda yol açılmayacaksa o zaman İslam dünyasına acımak gerekir.


Biz birikimimizle övünüyoruz. Biz şimdi bu tartışmayı yaptığımız zaman, bu bir kaos değildir. Bu çok ufuk açıcı bir şeydir. Aydınlatıcı bir şeydir. İnsanlar zaten neyin din, neyin dine eklenmiş ilave yorum, neyin dini zannedilen gelenek-töre, neyin dinin insanlara yüklediği siyasal-ideolojik anlam olduğunu, neyin sübjektif yargı, neyin dini karar olduğunu, sübjektif kanaat olduğunu fark etmeye başlayacaktır. Dini çok konuşuyoruz ama dini bilgi yeteri düzeyde olmadığı için her din tartışması, bakıyorsunuz birden alevlenebiliyor.


“HERHANGİ BİR PARTİ DİYANET’İN KAPATILMASINI ÖNEREMEZ”


  • Vatandaş Ali Bardakoğlu olarak din dersini alıp almamanın insan hakları alanına girdiğine inanıyor musunuz?

—Türkiye, din hizmetleri ve din eğitimi hakkında şöyle bir tercihte bulunabilirdi. Dini, dini hayatı, din hizmetlerini, dini bilgilenmeyi, din konusunu tamamen sivil, özerk ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir yapılanmaya bırakırdı ve devlet hiçbir şekilde -dinin öğretilmesi dahil, din Kültürü dersi dahil, imamların maaşı dahil- bu konularla ilgilenmezdi. Mesela Fransa modelinde olduğu gibi. O zaman din hizmetlerinin kendine göre finans kaynakları olurdu, din hizmetinin kendine göre yürüyeceği bir kaynak olurdu. Bu bir yoldur. Ama biz onu tercih etmedik. Değil mi?


Niye? Bu teori çok sevecen ve özgürlükçü görünse de, biz dedik ki, “savaştan yeni çıktık, birçok badire atlattık, batıyla, yedi düvelle mücadele verdik, bağımsızlığımızı kazandık ve yeni bir sıkıntıyı başımıza açmayalım” dedik. Dedik ki; “Din kurumu önemlidir. Bunu bilim zemininde, sağlıklı zeminde, rasyonel zeminde ele alalım. Topluma din hizmetini biz düzgün şekilde sunalım. Din yüzünden insanlar kavga etmesin, din yüzünden ayrışmasın, bölünmesin” dedik ve Diyanet’i kurduk. Diyanet İşleri Başkanlığını kurduk, dinin öğretilmesini Milli Eğitim bünyesine aldık, İlahiyat Fakültelerini Üniversitenin bünyesine aldık ve temel bir tercih yaptık. Bu tercihi yaptık. Bu tercih yanlış mı? Bana göre yanlış değil, yapılan tercih, doğru bir tercihtir.


Yapılan bu tercihe Anayasa’da da önemli bir yer vererek koruma altına alındı. Diyanet İşleri Başkanlığının kapatılmasını programına almak parti kapatma sebebi değil mi? Herhangi bir parti Diyanet İşleri Başkanlığının kapatılmasını öneremez. Önerse dahi kapatılamaz. Din konusunu günlük çekişmelere kurban vermeyelim.


“İSLAM DÜNYASININ CİDDİ BİR SORUNU,

DİN ÜZERİNDEN KAVGAYI SEVMİŞ OLMASIDIR”


  • Diyanet İşleri Başkanlığının Cumhuriyetle ilişkisi değişti mi?

—Hiç değişmedi. Diyanet İşleri Başkanlığının gerek dine bağlılığı, gerekse Cumhuriyet’e bağlılığı o gün bu gün hiç değişmedi. Din hakkında Diyanet İşleri Başkanlığının görüş bildirmesi, bir defa Cumhuriyetle, Demokrasiyle, Atatürk inkılâplarıyla çelişen bir durum değil ki. Elbette Diyanet İşleri Başkanlığı din hakkında görüş bildirmek üzere kurulmuştur, ki diğerleri, her aklına gelen bu konu hakkında ortalığı karıştırmasın. Rahmetli Atatürk döneminde İslam dininin milletimiz tarafından doğru bir şekilde öğrenilmesi için Meclisin resmi bütçesinden Kur’an-ı Kerim tefsiri yapılmıştır, Tecrid-i Sarih neşredilmiştir. Toplum dini kendi kaynağından öğrensin. Zaten dinin kendi kaynağı ile toplumun arasına giremezsiniz. Çünkü artık Kur’an’ın ne olduğu belli, Sünnetin ne olduğu belli. Önemli olan, bunun sağlıklı öğrenilmesi, doğru öğrenilmesi ve farklı amaçlara alet edilmemesi. Bak bugün toplumda dikkat etmediğimiz vakit din, dinin değerleri, Kur’an ayetleri, bölücülüğe araç olunabiliyor. Siyasi kavgaya, ideolojik tartışmaya araç olunabiliyor ve din üzerinden kavga yapılabiliyor ve İslam dünyasının ciddi bir sorunu, din üzerinden kavgayı sevmiş olmasıdır.


Halbuki din ne anarşiye pirim verir, ne kavgaya, ne teröre, ne kız çocuklarına ayrımcılığa ne insan haklarına ihlallerine onay vermez. Din çok etkileyici bir iç bağlılık olduğu için insanlar onun desteğini alarak kendi yanlış amaçlarını gerçekleştirmek istiyorlar…



“BEN ULEMA DEĞİLİM”


  • Siz “ulema” mısınız?

—Hayır. Bir defa ben “İslam Cumhuriyetinin uleması” değilim, “Osmanlının şeyhülislamı” da değilim. Ben Türkiye Cumhuriyetinin Diyanet İşleri Başkanıyım. Din adına konuşmaya yetkili biri olarak görüşümü açıkladım.


“Yargı kararları din kurallarına göre verilmez ve ulemaya sorularak verilmez”, doğrudur. Laik sistemde yargı kararları ulamaya sorularak verilmez ve din kurallarına göre verilmez. Ama laik sistemde yargı dinin içeriğini, dinin doğru öğretisinin nasıl olması gerektiği konusunda da tespitte bulunmamalıdır. Laik sistemde yargı dinin içeriği nasıl okutulursa, nasıl öğretilirse nesnel ve rasyonel, nasıl öğretilmezse taraflı yanlı olacağını konusunda tespitte ve analizde bulunuyorsa, bunun belli yöntemlerinin olması gerekir.


AİHM’nin, İslam dininin içeriğinin, doğru içeriğinin ne olması, ne olmaması gerektiği konusunda bu kadar rahat karar verememesi ve bunun İslam dininin 14 asırlık dini bilgi metodolojisiyle alakalı bir sorun olduğunu görmesi gerekiyordu. Ben bu konuların hiçbirisinde AİHM’nin sağlam bir veriye dayandığı kanaatinde değilim.



“BİZ CEMEVLERİNİ HEP DESTEKLEDİK”


  • Diyanet İşleri Başkanlığı, Cemevlerinin açılmasına nasıl yaklaşıyor?

—Biz Cemevlerini hep destekledik, bir zenginlik olarak gördük, bizim tarihimizin, kültürümüzün, dini geleneğimizin, dini tecrübemizin bir zenginliğidir. Diyanet İşleri Başkanlığının bugüne kadar Cemevlerine karşı hiçbir tavrı olmamıştır, incitecek bir söz olmamıştır ve münferit yanlışlar var ise onları da düzeltiyoruz.


Biz Alevi kaynaklarını yayınladık. Niye neşrediyoruz? Aleviliği insanlarımız doğru bilsin, bizim görevlimiz doğru bilsin, incitici olmasın. Çünkü bu bizimdir, bize aittir. Alevilik İslam’ın içindedir. İslam’ın özündedir. İslam’ın kendi içinde, tarihindedir. Aleviliği İslam’ın dışında ayrı bir inanç olarak görmek Müslümanlığı bilmemektir, bilgisizliktir ve Alevilere haksızlıktır. Benim Aleviliği tanımlamam doğru değil. Tanımladığım vakit, farklı düşünen bu sefer benim kendileri hakkında yargıda bulunduğum kanaatine varırlar, incinebilirler.


Mezhep olarak, meşrep olarak, tarikat olarak, dini gelenek olarak ne kadar zenginliğimiz varsa, kamu düzenini aksatmıyorsa, birliğimizi beraberliğimizi bozmuyorsa bize aittir ve bizim zenginliğimizdir. Yani bu Hanefilik, Şafilik, Sünnilik, Caferilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Nakşilik olur, Alevilik olur, yani bunları birbiriyle yarıştırmak, bunun şu iyi şu kötü, şu daha önde, şu daha altta demek hiç doğru değildir. Bir kişinin seçtiği hayat tarzıyla bin kişinin seçtiği hayat tarzı arasında bir tercih yapamayız. Çünkü bunlar sayısal mesele değildir. Bir kişinin dahi hakkı, evrensel hukukta haktır. Biz hakları çoğunluğa azınlığa göre belirleyemeyiz. Matematiksel olarak belirlemeyiz. Hak bir idealdir, bir üst kavrayıştır ve kendiliğinden bizim kabullenmemiz gereken bir ödevdir aynı zamanda. Böyle olunca da insanlar nerede mutlu oluyorlarsa orada bulunsunlar. Bir insan hiç camiye, cemevine gitmeyerek mutlu olduğunu düşünüyorsa o da öyle olsun. Biz ateistlerin de, biz sadece Müslümanların değil, Müslüman olmayanların da, ateistlerin de haklarına saygılı olmamızı sürekli anlatıyorum. Bırakalım insanlar kendi tercihlerini kendileri yapsınlar.

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler