YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
"Biz öcü değiliz"
"Biz öcü değiliz"
22 Nisan 2011 08:22
Belediyecilikle değil daha çok siyasetle geliyor gündeme Osman Baydemir ama o bu imajından hiç rahatsız değil... İşte Baydmeir'in Akşam gaztesinde verdiği röportaj...

Diyabakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir Akşam gazetesinin sorularını yanıtladı...

İnsanlar konusursa silah ve siddet susar
Osman Baydemir, şehirde  öfkeli bir kitle olduğunu belirterek uyarıyor: 'Eğer biz yürüyüş alanını kapatırsak, kendini ifade etme zeminini tümden ortadan kaldırırsak, insanlar sesini duyuramazsa, refleks şiddet refleksine dönüşür ve silahlar konuşur'

Diyarbakır deyince akla ilk gelen isim Osman Baydemir oluyor. Ekranlara yansıyan görüntülerde, onu hep bir kavganın içerisinde görüyoruz. Bu nedenle, Diyarbakır'da Baydemir'in kapısını çalarak hem belediyeciliği, hem de siyaseti konuştuk.                            
- Belediyecilikten çok siyasetle gündeme geliyorsunuz. Bu imajdan rahatsız mısınız?
Bana dair imajdan rahatsız değilim, ama kentime dair yanlış algıdan rahatsızım. Türkiye'nin Batı yakasından Diyarbakır'a gelmek isteyenlerde 'Acaba sıkıntı yaşar mıyım?' kaygısı ve endişesi oluşuyor. Oysa burada gümbür gümbür bir yaşam var. Panzer üzerine çıktım, evet. Burada bile önyargılı yaklaşım var.

BİZ ÖCÜ DEĞİLİZ
- Ben bu önyargıların oluşmasında sizin de rolünüz olduğunu düşünüyorum...
Dostluğu kardeşliği, hoşgörüyü pekiştirecek çabalarımız, eylemlerimiz maalesef yansıtılmıyor. Biz burada cemevi yapıyoruz, yıkılmak üzere olan Ermeni Kilisesi'ni cemaatle birlikte onarıyoruz, cami gerekiyorsa destek oluyoruz. Demek ki biz öcü değiliz. Biz gösterildiği gibi şiddet gibi yıkıcı duygulardan değil, barış gibi, kardeşlik gibi, karşılıklı saygı ve hoşgörü gibi duygulardan besleniyoruz. 

- Osman Baydemir Diyarbakır'a bakınca 'Başkan olarak imzamı attım' diyor mu?
Hayallerimin tümünü gerçekleştirmek için yeterince vaktim olduğunu düşünmüyorum. O kadar tahrip olmuş ve hizmetsiz kalmış bir kent ki, ömrüm buna yeter mi, bilmiyorum. Ama dönüp arkama baktığımda vicdanım rahat. Örneğin Sümerpark'ta kurduğumuz merkez. Bu merkezin kendisi 30 yıllık çatışma ortamının yaratmış olduğu sosyal yaraları sarmak için oluşturulmuş, varsıl ile yoksul nüfusu buluşturan bir ortak yaşam alanı. Sosyal politikalar konusunda çok rahat bir şekilde, Diyarbakır halkıyla birlikte başardık diyebiliyorum. 

- Osman Baydemir'in zamanının ne kadarı belediyeciliğe gidiyor?
8 yıllık zamanımın tamamının en fazla yüzde 15'i siyasete, 85'i de belediyeciliğe gidiyor. 

- Hizmet götürmek yerine ideolojik davranmakla suçlanıyorsunuz. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu konuyu?
2004 yılında belediye başkanı olarak seçildiğimde parlamentoda BDP'yi temsil eden bir grubumuz olmadığı için yurttaşlarımızın talepleri belediye başkanı üzerinden kamuoyuna yansıyordu. Bu da bizi bir müddet sonra politik figür haline getirdi. İstekle olan bir şey değil, zorunlulukla ilgiliydi. 2007'de parlamentoda grubumuz oluştuktan sonra çok az politik demecimiz oldu. Kaldı ki, mesela panzer üzerine çıktım. Birileri bundan siyasi mana arıyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin çöp arabasıyla, emniyet müdürünün  panzeri arasında ne fark var? İkisi de kamu malı değil midir? 

foto3.jpg

- Bizim panzerlerin üzerine çıkma geleneğimiz yok ama..
Ben oraya insanları teskin etmek için çıktım. Düşünün köyünüz yakılmış. Askerler gelmiş köylüleri toplamış. Evinizi ateşe vermiş. Öğrenci olmuşsunuz, kente gelmişsiniz, polisle panzer hep karşınızda. Şimdi ben kalkıp yıllarca bana karşı olan bir şeye dokunuyorum. Bir savaş değil, barış çağrısı. 

- Tüm belediye başkanları böyle yapsa, ülkede tam bir kaos olurdu, değil mi?
Panzer üzerindeki görüntü mü, yoksa gaz bombalarının atıldığı, insanların yerde sürüklendiği ve hastaneye kaldırıldığı sonuç mu daha iyi? Açık söylüyorum; kimi çabalarımız olmazsa, iş şiddete binecek. O zaman bunun telafisi imkansız olacak. 

- Bu ifadeleriniz ne anlama geliyor?
30 yıldır bu ülke Kürt'üyle ve Türk'üyle çok can yitirdik. Can yitirilmeden de talepte bulunulabilir, mücadele edilebilir. Eğer biz yürüyüş alanını kapatırsak, kendini ifade etme zeminini tümden ortadan kaldırırsak, insanlar sesini duyuramazsa, refleks şiddet refleksine dönüşür ve silahlar konuşur. Silahlar konuştuğunda insanların konuşması anlamını yitirir. İnsanlar kendilerini demokratik yöntemlerle ifade ettiklerinde, 'Bu yöntem işe yarıyor, dolayısı ile şiddete gerek yok' diyeceklerdir. 

- Seçim arifesinde böyle yaparak siyaseti ve ülkeyi gerginliğe sürüklemiyor musunuz?
Tam tersine. Türkiye'nin Batı yakası çok iyi bilmelidir ki BDP'nin ve şu anda benim de içerisinde yer almış olduğum sivil itaatsizlik etkinlikleri Türkiye'de tek bir askerin, polisin, gerillanın yaşamını yitirmemesi içindir. Eğer insanlar konuşarak anlaşamazlarsa, seslerini konuşarak duyuramazlarsa, 30 yıldır kullanılan yöntem tekrar devreye girer: Şiddet ve silah. Bunun tekrar devreye girmemesi için insanların sivil yollarla demokratik bir biçimde kendilerini ifade etme şeklini şeklini son derece meşru görüyorum. Sivil itaatsizlik olduğunda silah patlamaz. 

- Önderler olarak sizlerin de doğru yöne kanalize etme sorumluluğunuz yok mu gerilimi?
Buradaki algı Türkiye'nin Batı yakasındaki algı gibi değildir. Biz daha büyük sıkıntıların olmaması için gerekirse risk üstleniyoruz, eleştiri oklarına maruz kalıyoruz ama büyük zararların önüne de geçmiş oluyoruz. Öyle günler oldu ki, bu kentte ben risk üstlenmeseydim onlarca insan yaşamını yitirecekti. 

- Bu eylemler ne zamana  dek sürecek?
Bilemiyorum, onu parti belirliyor.

Yoksulluğa Sarmaşık desteği
Diyarbakır'da eski şehri çevreleyen surların hemen dışındaki Ben u Sen (ben ve sen) mahallesinde yoksulluk objektiflere takılıyor. Kentte yoksullukla mücadeleye en önemli katkıyı sağlayan kuruluşların başında Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği geliyor. Sarmaşık,  market görünümündeki Gıda Bankası adlı projesiyle üyeleri arasında çalışabilecek kimsenin bulunmadığı ailelere destek veriyor. Derneğe sağlanan katkılarla açılan gıda bankası bir market görünümünde. Destek alan kişiler burada kendilerine verilen bütçeler doğrultusunda alışveriş yaparak, evlerine aş götürebiliyor.

senay.20110422000735.jpg

AB fonlarıyla kalkınma hızlanacak
Türkiye'nin AB sürecinin ilerlemesi için önündeki önemli engellerden biri de bölgelerarasındaki gelişmişlik farklarının giderilmesi. Bu nedenle, 2006 yılından itibaren pek çok ilde kalkınma ajansları kurulmaya başlandı. Bugün 81 il için toplam 26 ajans kurulmuş durumda.              
Bu kapsamda, Urfa ve Diyarbakır'ın ekonomik olarak güçlendirilmesi için 2009 yılında faaliyete geçen ajansın merkezi ise Diyarbakır olarak belirlendi. Karacadağ Kalkınma Ajansı, her iki il için kamu ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliğini geliştirerek, bölgesel gelişmeyi hızlandırmak ile bölgeler arası ve bölge içi gelişmişlik farklarını azaltmayı hedefliyor. Ajans Diyarbakır'da 2010 yılı içinde gerçekleştirilen farklı alanlardaki 33 proje için toplam 6.848.985, 29 TL katkı sağladı. Urfa içinse bu rakam 25 proje için 5.073.237.39 TL oldu.
YILLIK GELİR 3 BİN $
Karacadağ Kalkınma Ajansı Genel Sekreteri İlhan Karakoyun 2006 verilerine göre Urfa ve Diyarbakır illerinin yıllık kişi başına düşen ortalama gelir düzeyinin 3 bin dolar civarında olduğunu ve bunun 10 bin dolar olan Türkiye ortalamasına yükseltilmesi için çalışmalar yürüttüklerini vurguluyor. Bölgedeki şirketlerin yüzde 94'ünün 1-49 kişinin çalıştığı mikro ve küçük kobi şeklinde olduğuna işaret eden Karakoyun, bu yapıların kurumsallaşması ile yatırımcıların önündeki bürokratik engellerin kaldırılması için çalıştıklarını anlattı. Ajans, kentte istihdam ve ihracatın arttırılmasından, turizmin gelişmesine pek çok alandaki faaliyetlere destek veriyor.  Her ne kadar Ankara'nın AB müzakere süreci çok hızlı ilerlemese de, Türkiye AB'nin bölgesel gelişim fonlarından yararlanma imkanına sahip. Karakoyun, 'Şu an AB fonu kullanmıyoruz, ulusal fon kullanıyoruz. Ajanlar eğer 'Doğru kaynak kullandırabilir' diye, AB'ye akredite olabilirse 2013'ten sonra birlik fonlarının ajanslar tarafından kullandırılması gerçekleşecek. Böylece bizim bölgemiz için hibe bütçesi 100 milyon TL'yi geçebilecektir. 100 bizden 100 yatırımcıdan 200 milyon TL'lik kaynak aktarımı söz konusu olacak' diyor.

Ekmek mi kimlik mi ikileminden vazgeçilmeli
- Diyarbakır'la Urfa arasında içten içe bir rekabet var mı?
Kentler birbiriyle rekabet ederek değil deneyimlerini, kazanımlarını paylaşarak ortak bir şekilde geleceği yakalayabilirler. Urfa ya da Antep'le rekabet halinde değiliz. Ama bizim Diyarbakır'a biçmiş olduğumuz misyon, Diyarbakır'ın bütün bölgenin merkez kenti olmasıdır. Bu konuda kentimiz hızla ilerliyor. Diyarbakır'da yılda 11 tane fuar gerçekleştiriyoruz. Bu bir yönüyle bizim Ortadoğu'nun merkezi olma vizyonumuzun gerçekleşebileceğinin de göstergesidir. 

- Diyarbakır'ın eksikleri neler?
Diyarbakır'ımızın turizm potansiyelinin açığa çıkarılması için surların restorasyonuna acilen kaynak istiyoruz. 10 yıldır uluslararası trafiğe açık sivil bir havaalanı yapılması talebimiz var. Hükümetin kentimize bakış açısının değişmesini istiyoruz. Türkiye haritasında ulaşım haritasına bakarsanız, Fırat'ın alt kesiminde ulaşımın altyapısı yok gibidir. Diyarbakır'a neden otoban yapılmıyor? Diyarbakır'da çevre yolu hala yok. 

- Son senelerde para akışı olmuş gibi görünüyor ama bölgeye?
Bir kere üreteceğiniz politika ile karşınızdaki yaranın büyüklüğü arasında bir denklik olmalı. Eğer siz ameliyat gerektiren bir hastayı aspirinle tedavi ederseniz bu aspirinin hastayı tedavi etmeyeceği aşikardır. Aslında o aspirini de bir nevi boşuna harcamış olursunuz. Totalde, evet, bir rakam var. Ama coğrafyanın büyüklüğünün, nüfusun büyüklüğünün ve son 30 yıldır yapılan tahribatın büyüklüğünün göz önünde tutulması lazım. 

- Bölgenin kalkındırılması Kürt sorununun ne kadarını çözer?
Bence yüzdelemek doğru değildir, ama ayırmak da doğru değildir. Hükümet ya da devlet, ekmek mi kimlik mi ikileminden vazgeçmeli. İnsanları böyle bir tercihe zorlamak hem bir sonuç doğurmaz, hem de daha büyük öfkelere yol açar. 70 yıldır bölgeye sunulan hep bu düşünce oldu: Ekmek mi, kimlik mi? Dolayısıyla yoksullaşma, politika ile yaratılan bir şeydir. Kendiliğinden yoksullaşma olabilir mi? Köyler boşalmasaydı, bugün bu insanlar kentin varoşlarında ya da kahvelerde işsiz olmayacaklardı. Kendi köylerinde sürü sahibi, varlıklı insanlardı. Ama, bugün kentin varoşlarında yoksulluk içinde yaşıyorlar. Ülke de bunun faturasını dışarıdan et ithal ederek, işsizlikle boğuşarak ödüyor. (Akşam)

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler