24 Mayıs 2017 Çarşamba
  • Altın143,837
  • BIST97.717
  • Dolar3,5683
  • Euro3,9936
  • Euro/Dolar0.00
  • Sterlin4,6328
  • İstanbul14 °C
  • Ankara2 °C
  • İzmir9 °C
  • Konya8 °C
  • Adana12 °C
  • Antalya16 °C
  • Diyarbakır10 °C
  • Bursa8 °C
  • Kayseri3 °C
  • Kocaeli7 °C
  • Şanlıurfa14 °C
  • Gaziantep10 °C
  • İçel16 °C
ABD’DE NE OLDU, NE OLACAK?
YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
27 Mayıs gecesi Gül'ün sözleri
Meslekte 40 yılı geride bırakan gazeteci Hasan Cemal sekizinci kitabını yazdı: “Türkiye’nin Asker Sorunu.” Kitabın üzerinde bir de logo var: “Ey asker, siyasete karışma!”
27 Mayıs gecesi Gül'ün sözleri
08 Mayıs 2010 / 08:32 Güncelleme: 08 Mayıs 2010 / 08:34

Hasan Cemal “Türkiye’nin Asker Sorunu” adlı kitabında “Ey asker siyasete karışma!” diyor. Cemal’in kitabına göre e-muhtıranın verildiğini öğrenen dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül apar topar evden çıkarken yakın bir dostunu arayıp şöyle diyor: “Eğer bana bir şey olursa ailem sana emanet”

Hasan Cemal, bu kitapla ilk kez meselenin tam adının konmuş olduğunu söylüyor. Cemal, “Türkiye’de asker sorununun anlatıldığı pek çok kitap yazılmıştır, ama ilk kez Ale-vi sorunu gibi, Kürt sorunu gibi, türban sorunu gibi, bir sorun olarak meselenin adını koyuyoruz” diyor.

Doğan Kitap’tan 12 Mayıs’ta çıkacak çalışma toplam 557 sayfa. Hasan Cemal’in kitabı tasarladığı ilk tarih 2006. Hrant Dink’in öldürülmesi çalışmalarına uzun bir süre ara vermesine neden olmuş. Kitapta Cemal’in önceki yazılarından, gazeteci Mustafa Balbay ve Emekli Oramiral Özden Örnek günlüklerinden, konuyla ilgili başka gazetecilerin yaptıkları çalışmalardan, davalardan, iddianamelerden alıntılar var, ancak bize göre en dikkat çekici bölümler Hasan Cemal’in yıllardır bir kenara yazıp çekmecesine attığı notlar. O notlar dahil hepsini belli bir kronolojik düzen içerisinde derleyen Cemal kitabında örnekler üzerinden askerin siyasetteki etkisini inceliyor.

Hasan Cemal yeni kitabı ile ilgili ayrıntıları Milliyet'ten Devrim Sevimay köşesine taşıdı...  İşte o kitaptaki çarpıcı ayrıntılar...

Aman Allahı’m tarih tekerrür mü edecek?

Ankara, 27 Nisan 2007
Çankaya’da Dışişleri Konutu, eski deyişle Hariciye Köşkü.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu dolayısıyla yorucu ve gergin bir gün geçirmiş olan Ak Parti’nin cumhurbaşkanı adayı, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül çalışma odasında bilgisayarının başında internette dolaşırken dinlenmeye çalışıyor.
Eşi Hayrünnisa Hanım ise televizyonda “Hatırla Sevgili” dizisini izliyor. Menderes’in, Polatkan ile Zorlu’nun darağacında biten acıklı sonlarını düşündükçe gözyaşlarını tutamıyor. Bir ara Abdullah Bey’in yanına gidiyor, ekrana gözü ilişince:
“Aman Allahım!” oluyor ilk tepkisi. “Televizyonda seyrettiklerimizi aynı mekanlarda bir daha mı yaşayacağız?.. Tarih tekerrür mü edecek?..”
27 Nisan Muhtırası verilmişti.
Geceyarısı haber kanallarında Genelkurmay’ın “e-bildirisi” okunuyordu. Genelkurmay Başkanlığı’nın sitesinde yayınlanan bildiriyle asker, Gül’ün Çankaya yolunu kesmek için siyasal tarihimize yeni bir müdahalenin antidemokratik bir sayfasını daha ekliyordu.
Abdullah Gül bir koşu üst kata çıkar, giyinir, kısa bir süre sonra yine aynı hızla aşağı iner. Hayrünnisa Hanım, belki de kocasını ilk kez her şeye bu kadar hazırlıklı bir halde görüyordu. Gül de eşine her şeye, ama her şeye, ölüme de, alıp götürmelere de, tutuklanmaya da hazırlıklı olması gerektiğini söyledikten sonra ekler:

“Hazırlıklı ol, ama aynı zamanda metin ol!”
Bu arada Gül çok yakın bir arkadaşına telefon eder:
“Bana bir şey olursa, ailem sana emanet...”
27 Nisan Muhtırası’nı izleyen o sıcak saatlerde, belki daha doğru deyişle dakikalarda Gül ile partili arkadaşları arasında yaşanan hızlı bir telefon trafiği sonunda, Gül’ün iç dünyası şöyle tarif edilebilirdi:
“Ne 12 Mart’taki Demirel gibi şapkayı alıp gidecektik, ne de 28 Şubat’taki Erbakan gibi elimiz titreyecekti. Direnecektik, direnebildiğimiz kadar... Hiçbir şey olmamış gibi bırakıp gitmeyecektik.”
D.S.’nin notu: Hasan Cemal’le söyleşimiz sırasında sizin de şimdi muhtemelen merak ettiğiniz soruyu kendisine sordum: “Cumhurbaşkanı’nın ailesini emanet ettiği arkadaşı kimmiş, en azından siz öğrenebildiniz mi?” Hasan Cemal, “Anlatan bana da söylemedi” dedi. “Anlatan kim?” diye merak ederseniz, onun için de Cemal “En birincil ağızlardan biri” demekle yetindi.

HAYRÜNNİSA HANIM AĞLADI
Kasım 2002
Ak Parti’ye iktidar yolunu açan Kasım seçimleri yeni sonuçlanmış. Okuduğu bir şiir yüzünden hapis yatan Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı olarak partisinin başında. Bu nedenle başbakanlık koltuğuna Abdullah Gül yeni oturmuş.
Çankaya’da ise Ahmet Necdet Sezer var.
Özel kalem müdürü, Başbakan Gül’ün yanına girer. Bir devlet teamülünden söz eder: Başbakan’ın eşinin Cumhurbaşkanı’nın eşiyle tanışması ve birlikte çay içmeleri... “Peki” der Gül. Birkaç gün geçer, özel kalem müdürü gelir Başbakan’ın yanına, hık mık ederek. Cumhurbaşkanı Sezer’in eşi, Başbakan’ın eşiyle böyle bir buluşmayı istememiş... Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım sabaha kadar ağlar.

GÜL’DEN ÖZKÖK’E 12 SAAT MÜHLET
Ocak 2004
Dışişleri Bakanı Gül ile Genelkurmay Başkanı Özkök arasında ilginç bir olay yaşanır. Genelkurmay, BM Genel Sekreteri Annan’a hakemlik yetkisi tanınmasına sürekli karşı çıkar. Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Ziyal’ın, Genelkurmay nezdinde sık sık başı ağrır. Bunun üzerine Gül, Özkök’e bir öneride bulunur:
“Bir yazılı metin hazırlayalım, BM Genel Sekreterliği’ne hakemlik yetkisinin kabulüne karşı çıkan... Ama bu konuda bütün sorumluluğun sizde olduğunu gösteren bu metnin altına da siz Genelkurmay Başkanı olarak imza atın.”
İki ayrı kopya olan bu metinler hazırlanır. Dışişleri Bakanı Gül 12 saatlik bir süre verir Genelkurmay başkanına. Ancak süre dolarken, Genelkurmay ısrarından vazgeçer. Gül ile Özkök baş başa kaldıklarında, “Gelin karşılıklı olarak o yazılı metni yok edelim” der Genelkurmay başkanı ve metin imha edilir.

28 ŞUBAT’TA NİZAMİYEDEN DÖNDÜK
28 Şubat 1997
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, İsmet Sezgin’e şöyle diyecekti:
“Nizamiyeden döndük. Güç tuttum. En büyük kaygım Rüştü Erdelhun!” durumuna düşmekti. Tansiyon sorunum yoktu, çıktı.”
H.C.’nin 1. notu: Bunu İsmet Sezgin’in kendi ağzından, savunma bakanı olduğu dönemde İstanbul’da yediğimiz bir yemekte dinlemiştim.
H.C.’nin 2. notu: 1960’ta Genelkurmay başkanıydı Orgeneral Rüştü Erdelhun. Demokrat Parti’ye yakın bilinirdi. 27 Mayıs darbesinde o da tutuklandı, DP’lilerle birlikte Yassıada’da yargılandı, hapse mahkûm edildi. 2003-2004 darbe tertipleri döneminde, zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de, o tertiplere yakın bazı gazete yazarları tarafından “Rüştü Erdelhun olursun sonra!” diye korkutulacaktı.

ERDOĞAN, EMASYA’YI İLK BAYRAMOĞLU’NDAN ÖĞRENİYOR
2004 yılının şubat ayı. Yerel seçim kampanyası...
Başbakan Erdoğan, yanında eşi Emine Hanım özel bir uçakla Rize’ye gidiyor. Nazlı Ilıcak ile Ali Bayramoğlu da var uçakta. Sohbet askerdeki sosyetik fişleme skandalından açılıyor. Bayramoğlu, Erdoğan’a soruyor:
“1. Ordu’da yaşanan fişleme skandalının arkasında EMASYA yatıyor. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz?”
Erdoğan ilk kez duyduğunu söylüyor. Bunun üzerine Ali Bayramoğlu, 28 Şubat’ın bir ürünü olan ve sivil asayiş alanının pratikte “askerleştirilmesi” anlamını taşıyan EMASYA protokolünü özetliyor Başbakan’a.
... Başbakan Erdoğan uçakta Ali Bayramoğlu’ndan dinliyor 1997 tarihli EMASYA’yı.
Şu tepkiyi veriyor:

“Böyle şey olmaz, biz bunu hemen kaldırırız.”
EMASYA’nın kaldırılması altı yıl sonra 2010 yılının mart ayını bulacaktı. EMASYA’nın 28 Şubat’taki mimarlarından olan, eski 1. Ordu komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın Balyoz Harekât Planı’ndan dolayı tutuklanmasıyla birlikte Başbakan Erdoğan da bu protokolü kaldıracaktı.

ERDOĞAN: YÜZÜME BİLE BAKMADILAR
Şarm El Şeyh, 20 Mayıs 2006
Mısır’ın Kızıldeniz kıyısındaki tatil beldesinde Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık Ortadoğu toplantısı. Büyük salonda Başbakan Erdoğan’ı bekliyorum. Türkiye konulu öğle yemeğinde konuşma yapacak.
Türkiye’nin Danıştay cinayetiyle çalkalandığı günler...
... Başbakan Erdoğan salona girdiğinde beni gördü, yanıma doğru yürüdü, baş başa sohbet etmeye başladık ayaküstü.
Çok sıkıntılıydı.
Eşiyle birlikte Danıştay yargıcının ailesine başsağlığı ziyaretine gittiğini, karşılaştığı kötü muameleden dolayı derin üzüntü duyduğunu şöyle anlattı:
“Yüzüme bile bakmadılar. Nedir bu nefret?.. Ailemi de yanıma alıp başsağlığı ziyaretine gidiyorum. Ne kadar acılı olduklarını biliyorum. Diyelim ki bizden nefret ediyorlar, bizi sevmiyorlar. Ama ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanıyım. İnsan hiç olmazsa buna, makama biraz saygı göstermez mi? Bizimle tek kelime konuşmadılar. Tek kelime etmediler. Çok üzüldüm.”
Şarm El Şeyh’e gelen Türk heyetinin yüzünden düşen bin parça... Başbakan konuşmasını yaparken Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Fırat’la sohbet ediyoruz. ... Bir yıl sonra 2007’de yapılacak cumhurbaşkanı seçimine ilişkin “derin komplo”yla ilgili olarak kulağıma eğilip diyor ki:
“Şöyle bir çıtlatıver, Sarıkız operasyonu diye yazıver!”

CEMAL’İN SORUSU: DEMİREL GİBİ Mİ OLACAKSINIZ?
ERDOĞAN’IN YANITI: TESLİM ALAMAZLAR BENİ!
2008, 3 Mayıs akşamıydı.
Ak Parti’yle ilgili kapatma davası bir buçuk ay önce açılmıştı. Can Paker’in Boğaz’a bakan Otağtepe’deki evinde bir grup gazeteci, Başbakan Erdoğan’la buluşmuş, uzun bir akşam yemeği yemiştik. Eşlerimiz, Emine Erdoğan’la ikinci bir masada oturmuşlardı.
Erdoğan’la bir ara baş başa kaldım ve sordum:
“Teslim olacak mısınız?”
Tayip Erdoğan, yüz hatlarında herhangi bir çizgi oynamaksızın, hiç duraksamadan konuştu:
“Teslim olmam!”
Sorumu yineledim:
“Demirel altı kere gitmekle, yedi kere geri gelmekle övünür. Doğru, darbelerle devrildi, her seferinde gitti geldi seçimle. Ama ne yaptı Demirel? Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, asker, vesayet meseleleri... Seçim kazanıp geldi, ama bu temel sorunlara el sürmedi. Günü geldi, askerin kırmızı çizgilerine razı oldu, yani teslim oldu Demirel. Sizi de ya tasfiye etmek ya da teslim almak istiyorlar. 2002 yılı sonundan beri asker içinde tertipler yapılıyor size dönük, ya tasfiye ya teslim diye...”
Erdoğan bana o kendine özgü dik bakışlarından birini atıp yine aynı yanıtı verdi:
“Teslim olmam!”
Şöyle devam etti:
“Teslim alamazlar beni. Partimi kapatsalar da, beni yasaklasalar da yoluma devam ederim. Bu da demokrasi yoludur.”

ÇİLLER: ASKER GELİRSE TÜRKİYE’Yİ BİRBİRİNE KATARIM
28 Kasım 1996
Başbakan Yardımcısı Çiller, Zafer Mutlu’ya demiş ki:
“Görevden alacağım Çevik Bir’i (Genelkurmay İkinci Başkanı H.C.) Her şeyin arkasında Çevik Bir var. Asker gelirse, Türkiye’yi birbirine katarım. Sanıyor musun ki beni buradan çıkarabilirler?..”
Aslında Çiller de koalisyonun (DYP-RP) yürümeyeceğinin farkında...
Çiller’den son bir not:
Erbakan’ı normal bir insan olarak görmüyor!

KARADAYI, TAKIMINI GETİRMEYİ BEKLİYOR
Ankara, 20 Şubat 1997
ANAP lideri Mesut Yılmaz’la Sheraton Oteli’ndeki İtalyan restoranında akşam yemeği, diyor ki:
“Sincan’daki tankların yürüyüşünden Karadayı Paşa’nın haberi yoktu. Komuta kademesinin tepesinde uyum yok. Geçen ay Gölcük’teki toplantıyı bunun için yaptılar. Karadayı Paşa daha zamana yaymak istiyor işi, ağustosta güçleneceğini düşünüyor, kendi takımını getireceği için... Ahmet Çörekçi (Hava Kuvvetleri Komutanı), Teoman Koman (Jandarma Genel Komutanı) ve Çevik Bir gidecekler. Çevik Bir en şahini...”
Sözü Demirel’e getiriyor:
“Demirel’e de tam güvenmiyor komutanlar... Ecevit’e de öyle.. Akşam söz veriyor, Rahşan’la görüştükten sonra ertesi sabah vazgeçiyor diyorlar. Bu arada Demirel’in de kendi oyunu var gibi.. Bütün olup bitenden istifa ederek Fransa’dakine benzer bir yarı-başkanlık sistemine gitmek gibi...”
...Çiller’den nefret ettiğini saklamıyor:
“İdraksiz! Demirel darbe tehlikesini bir saat anlatmış, ama yine anlamamış...”

‘DEMİREL TESLİM OLMA, DİRENİŞE GEÇ’
Ankara, 12 Eylül 1980
Darbe haberi Güniz Sokak’a, Başbakan Demirel’in evine ulaşır, Eşi Nazmiye Hanım’ın gözleri yaşlıdır, kocasına der ki:
“Demirel, teslim olma... Direnişe geç!”
Ama Demirel direnmez.
Yavuz Donat yıllar sonra bu konuyu Demirel’e açıp, “Nazmiye Hanım 12 Eylül geceyarısı size “Teslim olma, direnişe geç!’ dedi mi?” diye sorunca Demirel ne yalanlar ne de doğrular. Şöyle demekle yetinir:
“Kime karşı direneceğim? Kendi askerime karşı mı? Neyle direneceğim? Kendi askerime karşı benim bir askeri gücüm mü var? Siyaset uzun soluklu bir iştir. O an düşündüğüm şey şuydu... Bu işin ne zaman normalleşmeye döneceği...”

28 ŞUBAT’A 5 GÜN KALA ÇİLLER - MUTLU TARTIŞMASI
İstanbul, 23 Şubat 1997
Çiller’in Yeniköy’deki yalısı
Milli Güvenlik Kurulu’nun kritik 28 Şubat toplantısına beş gün var.
Siyasal tansiyonun gitgide tırmandığı bir dönem.
Darbe var mı, yok mu?
Tansu Çiller, DYP Genel Başkanı, REFAHYOL hükümetinin başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı. Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu, yazarlar Hasan Cemal ve Fatih Çekirge’yi pazar sabahı erken kahvaltıya davet etti. Fatih’le ben alt katta Boğaz’ı seyrediyoruz. Zafer Mutlu üst katta, Çiller’le baş başa görüşüyor.
Biraz sonra kahvaltı salonuna iniyorlar.
Suratlar asık! Hatta Çiller’inki allak bullak...
Zafer Mutlu’nun üstüne yürümüş Çiller. Sabah’ı batırmakla tehdit etmiş... Zafer de, “Sen de kendinle birlikte ülkeyi de bataklığa çekiyorsun” demiş...
Kahvaltı masasında hiçbir şey olmamış gibi siyaset konuşmaya başlıyoruz. Çiller, Sabah’ın eskisi gibi kendisini desteklemesini istiyor. Bir ara beni üstü örtülü bir dille “darbe kışkırtıcılığı”yla suçluyor, reddediyorum. Asıl kendi tutumunun Türkiye’yi darbenin eşiğine getirdiğini belirtiyorum.
Dinleyecek halde değil.
Sonra üçümüzü de hayrete düşüren bir şey söylüyor.
“Şunu bilin, asker benim yanımda!”
Şaka gibi! Bir şeyler söylemek ihtiyacını hissediyorum “Tansu Hanım bakın, rejimle ilgili çok ciddi kaygılar yaşanmakta” diyorum.
Dinlemiyor:
“Bunlar birtakım darbe çığırtkanlarından kaynaklanıyor.”
Fatih Çekirge:
“Tansu Hanım, darbe kışkırtıcıları olarak kimleri kastediyorsunuz bilmiyorum. Ama bildiğim şu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sözcükleri bile açık açık rejim endişesinden bahsediyorlar. Sizin kulağınıza gelmiyor mu?”
Çiller oralı değil. Öyle şeyler söylüyor ki donup kalıyoruz:
“Bakın arkadaşlar bu darbe lafları falan boşuna. Hiçbir şey olmaz. Size çok özel bir şey anlatacağım. Kısa süre önce Genelkurmay Başkanı Karadayı bana çok önemli bir olay aktardı. Karadayı, Mesut Yılmaz’a haber göndermiş, “Siz çekilin sağı Tansu Çiller bütünleştirir” demiş. Bunu bana kendisi söyledi.”
Sustuk, Çiller’in ruhi halleri vahim gözüküyordu.
Üstelik devam etti:
“Bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısından sonra Karadayı Paşa’yla birlikte çıkıyorduk. Yanımızda Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya da vardı. Karadayı bana “Biz arada sırada Refah’a karşı sert açıklamalar yapıyoruz. Siz bunu üstünüze alınmayın. Hatta bundan yararlanırsınız” dedi. İşte darbe yapacak denilen komutanlar böyle konuşuyor.” Milliyet
 

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler