YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Türkiye AB'ye kesin girecek
Türkiye AB'ye kesin girecek
Türkiye AB'ye kesin girecek
17 Mart 2008 / 17:19 Güncelleme: 17 Mart 2008 / 00:00

Muhammed Arkoun kimdir?

1928 Cezayir doğumlu. Günümüzün en önemli İslam düşünürlerinden olan Arkoun’un temel meselesi, Müslümanların Batı’ya, Batı’nın Müslümanlara bakışındaki katı önyargıları aşmak için nasıl bir bilgi projesinin geliştirilebileceği ve dünyevi iktidarların tahakküm aracı olarak kullandıkları dinsel söylemi açığa çıkartmak. Dinsel söylemin ideolojikleştirilmesinden ve buna karşı geliştirilen ideolojik tutumlardan kurtulmanın tek yolunun, bir arada yaşayan halkların birbirlerine etki ve katkılarını saptayarak konuşmayı mümkün kılmak olduğunu söylüyor.

Arkoun ‘çağdaş dünyada İslam’ın yeri’ çalışmalarıyla hem İslam hem de Batı dünyasındaki düşüncelere aykırı görüşler geliştirdi. Eserlerinde İslam dünyasındaki çatışmaları eleştirdi, İslami modernizmi ve hümanizmini savundu. Fransız Legion d’honneur nişanı ile 17. Georgio Levi Della Vida Ödülü sahibi. Kuran Okumaları, İslam Üzerine Düşünceler, Etik, Din ve Laiklik ile Tarih, Felsefe, Siyaset Üzerine Konuşmalar adlı kitapları Türkçe’de.


 


Cezayir asıllı düşünür Muhammed Arkoun bir konferans için Türkiye’deydi. ‘İslam’ın eleştirel okuması’ üzerine yazdığı kitaplarla tanınan Arkoun, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılabilmesi için Fransa’da Türkiye adına adeta bir diplomasi yürütüyor. Türkiye’nin AB üyeliğini canla başla desteklemesinin sebebini ise ‘Ülkeniz tüm İslam ülkeleri için model teşkil edecek bir konumda’ diye açıklıyor.

* TÜRKİYE’NİN Avrupa Birliği’ne girmesi hususuna özel önem veriyorsunuz ve bununla ilgili kişisel bir gayretiniz var. Cezayir asıllı bir Fransa vatandaşı olarak neden bu konu sizi bu kadar ilgilendiriyor?



Evet, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini bütün bağlılığımla istiyorum. Çünkü Müslümanların dünyada bir yerinin, bir yerimizin olması gerek. Bulunacağımız bu yerde de toplum ve devletin, modern bir toplumla modern bir geleceğe yönelmesi gerekiyor. Politik ve entelektüel Müslüman toplumların böyle bir yönelime ihtiyacı var. Bunu en azından bir ülkede yakalamalıyız ve bunun gerçekleştirme imkânına en yakın hatta tek ülke Türkiye’dir.

* Müslüman toplumlar neden bunu kendi içlerinde bir bütünlük kurarak yapmasınlar, bu imkánsız gibi mi gözüküyor?


Dini politikadan ayırmak tarihteki en önemli evrelerden biridir. Ancak bu ayrımla din, din olarak kalabilir. Dini bilinç kendini yenileyebilir. Batı’da bunun imkânları var ama şu an için Doğulu İslam toplumları bu evrenin gerisindeler. Eğer bahsettiğim bu model gerçekleşirse, din, hür bir inancın gelişmesinin aracı olabilecektir. Dinin en doğal ve gerekli fonksiyonu da budur; hür bir ortamda kendini gerçekleştirmek. Din, bireyi onurlu, özgürlük nosyonuna sahip bir varlık olarak kabul eder. Böyle bir varlığın din ile ilişkisinin kendi iradesiyle geliştirdiği bir ilişki olması lazım gelir. Böylece birey de devlet de özgür olmuş olacak. Devlet dini bir nosyona sahipse, bazen dini yayma konusunda aşırı disiplinli kurallar koyabiliyor. Bu baskıyla olabilecek bir şey.

Tarih bize şunu gösteriyor: Bütün Müslüman ülkeler, devlet ve dini birbirine karıştırıyor. Hz. Ömer’den bu yana bu hep böyle olmuştur. Bugün İslam toplumlarına baktığımızda hakikaten çok başarılı olmadığımızı görüyoruz. İnsanlar belirli bir politik güce ulaşmak için dini kullanıyorlar. Hz. Ömer’den bu yana geldiğimiz en kötü sonuç bu.

UYGULAMADA HATALAR YAPILDI


*Avrupa Birliği’ne girmiş bir Türkiye’nin bu noktada tüm İslam ülkeleri için model ülke olabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Türkiye zaten bu adımı daha önce attı. Bu Atatürk’ün bir adımıydı ve kendi içinde bir pozitif aşamaydı. Türkler bu atılan adımla laikliğin önemli pozitif sonuçları olduğunu da öğrenmiş oldular. Yanlış olan şu idi: Bu geçiş döneminde baskı uygulandı. Örneğin şapka kanunu ya da Batılılar gibi giyinmenin bir zorunluluk olarak dayatılması gerekmiyordu. Tarihin modern yorumunu sunabilmek eğitimle olur, tepeden inmeci modernleşme süreçleriyle değil. İnsanın hür iradesini hesaba katmadan yapılamaz. Bu açıdan bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’le başlayan laikliğe geçiş sürecinde başarısız da olmuştur. Şu anki hükümet ise bunun tersini yapmaya çalışıyor.

*Tersini derken....


Türkiye’yi daha geniş bir perspektifle algılayarak, Avrupa’ya yakınlaştırmaya çalışıyor. Bu hakikaten dünya çapında bir hareket. Türkiye’yi geçmişte kargaşalara sürükleyen dini yaklaşımların da uzağında tutup, uluslararası bir alanda görmek istiyor. Bu çok olumlu bir şey. Eğer hükümetiniz söz verdiği gibi bunu gerçekleştiremezse, Atatürk’ün attığı adımı tamamlayamamış olur. Çünkü Atatürk işini bitiremedi. Yarısını yapabildi.

*Yani bugünkü hükümet Atatürk’ün yarım bıraktığı bir şeyi mi tamamlamaya çalışıyor?


Tabii ki, kesinlikle öyle! Atatürk de Türkiye’yi Batılı devletlerin yanında görmek istiyordu. Bu Avrupa’da yaşayan Türkler için de çok önemli. Avrupa’da yaşayan Türklerin İslam’ı algılayış şekli geçmişe dayanan yorumlarla besleniyor. Bu çok büyük bir sorun. Avrupa’nın oradaki Müslüman toplumlara yaklaşımındaki olumsuz örneklerde orada yaşayan Müslümanların da payı var. Bunu inkár edemeyiz. Şunu fark etmeliyiz: Atatürk bazı açılımlar yaptı fakat bunlar yarım kaldı. Bunların mutlak surette tamamlanması gerekiyor.

ORTODOKS İSLAM SÜRDÜRÜLÜYOR


*Avruap’nın Müslüman toplumlara karşı tutumunda orada yaşayan Müslümanların da payı olduğunu söylüyorsunuz. Avrupa, içindeki Müslüman nüfusun hızla çoğalmasından endişe duyuyor olamaz mı? Bu politikayı biraz açabilir misiniz? Nasıl bir yaklaşım var?

Çuvaldızı kendimize batıralım. Müslümanların kendi kendilerine uyguladıkları baskı devletten gördükleri baskıdan çok daha fazla. Oradaki Müslümanlar, Ortodoks İslami değerlerle yaşıyorlar ve modernleşmeyi merkeze almayan bir tavırları var. Bu yüzden de kritik düşünceyi İslami yorumlarına katmıyorlar. Örneğin camii yapmak istiyorlar. Devlet buna izin veriyor ama oradaki camilerde görev yapan imamlar eğitimli değil. Teoloji bilmiyorlar. Tefsir konusunda, dinin tarihi konusunda, dinlerin karşılaştırmalı okumaları konusunda yeterliliğe sahip değiller. Avrupa çoğulcu yapıya sahip ve orada yaşayan Müslümanların da bunu kavraması gerekiyor. Avrupa ülkelerinde İslam hakkında bir konferans verdiğimizde orada yaşayan Müslümanlar pek ilgilenmiyorlar. Camideki imamdan öğrendikleriyle yetinmeyi tercih ediyorlar.

*Avrupa’da yeni dönemde sağ partiler iktidarda. Sarkozy ve Merkel iki tipik örnek. Yeni liderlerin Avrupa’sının yabancılara bakışının Batı’nın övündüğü özgürlük, eşitlik ve insan hakları değerlerinden bir geriye gidiş olduğu yolunda bir kanaat var. Bunlar çok haksız ve yersiz eleştiriler mi?


Bu yeni lider tipi seçilmek için toplumun geneline hitap eden ve oralardan oy isteyen bir söylem içine girdi. Bu kesim evet yapancılara karşı, özellikle de Müslüman olan unsurlara. Tabii ki bu aşırı sağın yaklaşımıdır daha ziyade. Sarkozy ise hem aşırı sağ hem de sağ kesime hitap ederek aslında aşırı sağı da merkeze çekmeye çalışmaktadır.

*Bu durum yabancılar açısından müspet bir şey midir ki?


Bunu bir çelişki olarak da algılayabiliriz: Aslında Sarkozy’nin gündeminde göçmenlere karşı herhangi politik tavır alış ya da uygulamaya konmayı bekleyen bir yasa vs. yok. Somut negatif bir yapılanma yok yani. Daha çok politik ve söylemsel bir şeyden söz edebiliriz. Örneğin Papa’yı ziyaret ettiğinde ya da Suudi Arabistan’a gittiğinde dinden bahsetti ve bu ziyaretlerinde, din hakkında yaptığı konuşmalar Fransa’daki sol gruplar tarafından ‘Sarkozy laikliğe karşı’ gibi algılandı. Sarkozy popülist bir lider, hem sağ hem sol tarafından eleştiriliyor ama o hem sağın hem solun desteğini almaya çalışıyor.

TÜRKİYE AB’YE KESİN GİRECEK


*Orta ve uzun vadede AB’nin nasıl bir şekil alacağını düşünüyorsunuz? Türkiye Avrupa Birliği’ne katılabilecek mi? Şayet katılırsa bu Türkiye ve Avrupa için ne anlama gelecek?

Benim inancım şu: Türkiye er ya da geç Avrupa Birliği’ne girecek. Bu hükümetinizin göstereceği irade ve kararlılığa bağlı tabii ki. Eleştirel düşünceyi geliştirecek eğitim reformunu, insanların herhangi bir baskıdan uzak şekilde düşünce üretmelerini temin edecek düzenlemeleri tam olarak hayata geçirebilme iradesini muhafaza edebilecekler mi? Bunu başarırlarsa on sene içinde Türkiye Avrupa Birliği’ne katılacaktır.

*Avrupa Birliği’nin bugün Türkiye’ye bakışı nasıl?


Türkiye çok dinamik bir toplum, AB de bunun farkında. Aynı zamanda önemli bir ekonomik güç. Pek çok yabancı yatırımcıyı cezbeden bir şey bu. Avrupa’nın buradaki iş imkânlarına ve iş gücüne ihtiyacı var. Bunlar birbirini tamamlayan şeyler.

*Avrupa’nın kendi değerleri ve demokrasi geleneği açısından baktığımızda Türkiye’yi içine almış bir Avrupa bu yolda bir aşama mı katetmiş olacak?


Önce şunu tespit etmeliyiz, Avrupa Türkiye’yi Müslüman bir toplum olarak içine almış olmayacak. Halkı Müslüman evet ama diğer Müslüman toplumlardan farklı olarak laik yapısı kuvvetli bir toplum olduğu için içine alacak. Dinamik bir doplumu içine alacak. Ve bunu tabii ki kendi çıkarlarını düşünerek yapacak. Biz Müslümanlara düşen görev, Batılı dini nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak.

*Nasıl yaşıyor?


Benim kurallarımı kabul edin, diyen bir yaklaşımla değil. Herkes dinini özgürce ama birbirine dayatmadan yaşayacak. Türkiye Avrupa’ya Müslüman bir toplum olarak değil dinamik bir toplum olarak girecek.

TARTIŞMALAR SIHHATLİ DEĞİL


*Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım süreciyle bu kadar yakından ilgilendiğinize göre şu anda Türkiye’deki tartışmalardan da haberdar olmalısınız. Laiklik tartışılıyor, daha doğrusu laikliğin tehlikede olduğuna dair görüşler ileri sürülüyor. Bunlar Avrupa tarafından nasıl algılanıyor? Laiklik üzerine de çalışan bir düşünür olarak siz bu tartışmaya ne diyorsunuz?

Türkiye diğer Müslüman ülkelere kıyasla laik referanslara sahip bir ülke. Ama esas problem laiklik meselesinin ele alınış şeklinde. Tartışmaları izliyorum ama açıkçası sıhhatli bulmuyorum. Ne laikliğin, ne de İslam’ın doğru anlaşıldığını düşünüyorum. Laikliğe değil laikçiliğe karşı olmalıyız. Bu ikisi farklı şeyler. Laikçilik bireylere dayatılan bir şey. Bu ideolojik bir baskı aracına dönüşüyor. Ben bu anlamda İslamizmi ve laisizmi aynı kefeye koyuyorum. Oysa İslam ve laiklikten bahsedebiliyor olsaydık bu tartışmalar yaşanmıyor olacaktı. Çünkü İslam ve laiklik birer ideoloji değildir ve birbirlerinin alanına girmezler, dolayısıyla bir baskı aracına da dönüşmezler. Bilakis birbirlerini beslerler. İdeolojik tutumlar kritik düşünceyi reddeder. Oysa toplumlardaki uzlaşma alanlarını ve özgürleşmeyi doğuracak olan kritik düşüncedir.

LAİK DEĞİL LAİKÇİ


*Siz Fransa’da türbanın lise ve altı okullarda yasaklanması kararının tartışıldığı komisyonun üyesiydiniz. Orada yasaklayıcı bir tutum sergilediniz...

Şunu hemen belirtmeliyim Fransa’daki bu uygulama üniversiteleri kapsamıyor. Herhalde bu ayrımın farkındadır buradakiler de.

*Son tahlilde bu karar da çocuk üzerinde ailenin de inisiyatifi olabileceğini dışlayan ve çocuk tümüyle kamunun malıdır diyen bir yaklaşım değil mi?


Biz o komisyonda ergen kızların devam ettiği liselerle ilgili bir karar aldık. O yaşlar farklı bir değerlendirmeyi gerektirir. Onların birbirlerine karşı ve ailelerine karşı korunmaları gerektiğini düşündük. İdeoloji ve polemiklerden uzak tutulmaları gerektiğini düşünüyoruz.

*Üniversitedeki türban yasağına ne diyorsunuz?

Avrupa’da bunun örneği yok. Bu yasak Türkiye’de var. Tamamen politik ve laikliğin hakikaten sığ bir yorumlanışının sonucu. Dediğim gibi bu yasak laiklikle ilgili olamaz. Bu laikliğin ideolojik yorumu olan laikçiliğin bir dayatması. Bu yasağı laikliğin teminatı olarak görenler de laikçiler, laikler değil. Aksi olamaz çünkü. Türbanın üniversitede serbest olması için mücadele veren insanların sorumluluğu da tartışma zeminlerinden kaçmamak ve haklar ve özgürlükler konusunda tutarlı bir tavır sergilemek.

*Kitaplarınızda ve konferanslarınızda eleştirel akıldan ve İslam’ın eleştirel okunmasından söz ediyorsunuz. Bu bir röportajın sunduğu imkánlarla izah edilemeyecek kadar derin bir konu mutlaka ama yine de kısaca değinebilir misiniz; Kuran’ın yeniden okunmasının araçları nedir? Hangi araçlarla ve nasıl okuyacağız?


Önümüzdeki bir metin ve biz bu metni okurken, onun ne zaman ve kimlere hitap ettiğini gözden kaçırmamamız gerekiyor. Peygamber, Allah’ın ayetlerini o gün etrafında kaç kişi varsa onlara söyledi.

KURAN’I YENİDEN OKUMAK


*Bunun anlamı ne? Kuran’ın tüm insanlık için gönderilmiş bir kitap olduğu gerçeği var bir yanda. Sizin önerdiğiniz okumanın böyle bir sakıncası da yok mu? Bugün belli bir coğrafyada ve kültürde yaşayan bir kişinin okuduğunu, Kuran’ın indiği 1400 yıl öncesinin Arap insanının yerine koyarak anlaması nasıl mümkün olacak?

Ben bunun farkında olmaktan bahsediyorum. Kuran elbette ki bize bir şey söylüyor, ona içtenlikle yaklaşıyorsanız mutlaka söylüyor. Önümüzdeki metinle savaşmamız gerekiyor tabir caizse. Tarih bilgisine sahip olarak ve okuduğumuz metni otantik dönemine yerleştirip yorumlamalıyız. Tabii kendi fikirlerimizi de metne yansıtmadan.

‘Kuran’da demokrasi vardır’ demek bu tarz bir okumadır. Yani kendi düşüncelerimizi Kuran’a yansıtarak okumak. Bir zamanlar Cezayir örneğinde olduğu gibi, bütün sosyalist ilkelerin Kuran’da olduğu iddia ediliyordu. Kuran ne bir tarih kitabıdır, ne bir siyaset kitabıdır, ne de kimilerince iddia edildiği gibi bilimsel gerçeklerin ipuçlarının yer aldığı bir kitaptır. Kuran’a böyle yaklaşmak ve bu konulardaki düşüncelerimiz için Kuran’ı referans göstermek yanlıştır.

TÜRKİYE İSLAM DÜNYASI İÇİN MODEL


*Türkiye’nin model olabileceğinizi söylediğiniz İslam ülkelerinin genelinde yönetim biçimleri ve iktidarlar açısından demokratik işleyiş söz konusu değil. Bilakis İslamcı muhalif hareketlerin bu ülkelerin demokratikleşme sürecine katkısının olduğu görülüyor. Bu sizin tezlerinizle biraz aykırılık arzeden bir durum değil mi? Cezayir’de de benzer bir durum yaşanmıştı ve bastırılmıştı.

Evet, Türkiye İslam dünyası için bir model. Ancak, şu da var: Kendi içinde değişime açık olmayan hiçbir hareket başarılı olamaz. Fakat aydınlanmış, hür ve kritik düşünceyi destekleyen İslami bir akım başarılı olabilir. Ve tabii ki bu hareketin mensuplarının, İslam’ın tarih içinde geçirdiği serüveni ve İslam düşüncesinin tarihini gözden geçirmeleri, değerlendirmeleri gerekir.

*Yani muhalif İslami hareketlerin mevcut yönetimler karşısında başarıya ulaşmaları için önce kendilerinin daha demokratik, daha özgürlükçü ve kendini eleştirebilen yapılara dönüşmeleri mi gerekiyor?


Öncelikle demokratik toplumların din için bir şey yapması gerekiyor. Dini ve dindar insanları kabul etmesi gerekiyor. Bu sadece inanan kişilerin kiliseye ya da camiye gitmelerine, ibadetlerine izin vermekle olacak şey değil. Aynı zamanda sivil toplumun dini tartışmasının imkânlarını yaratmak, bu tartışmaların sonuçlarına açık olmakla da olacak bir şey. Bu, dinin toplumda nasıl konumlandırılacağı hususunda uzlaşma imkânı yaratacak olan yegâne yoldur. Okullarda türbanın yasaklanması ya da serbest olması meselesi de tartışılabilir.

RÖPORTAJ: Halime KÖKÇE / Star - Açık Görüş

DÜNYA Kategorisindeki Diğer Haberler