YENİ HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
Demokrasinin önündeki en büyük engel Genelkurmay'
Demokrasinin önündeki en büyük engel Genelkurmay'
Demokrasinin  önündeki en büyük engel Genelkurmay'
04 Temmuz 2008 / 11:33 Güncelleme: 04 Temmuz 2008 / 00:00

İstihbarat, askeri bürokrasi, strateji, tarih ve terörizm alanlarında yazdığı kitaplarla ülke gerçeklerine dikkat çeken müstafi Cumhuriyet Savcısı, yazar Gültekin Avcı, bugün Ergenekon soruşturmasını yürüten savcıların, genelkurmay istihbarat başkanlığının, özel kuvvet komutanlığının arşivlerini tetkik etmeden işin kaynağına inemeyeceklerini söyledi..


Kars Ağır Ceza Hakimliğinden istifa ettikten sonra İzmir merkezde avukatlık yapan ve bu arada kitap çalışmalarına hız veren yazar Gültekin Avcı, yaklaşık 3 ay önce baskıdan çıkan son kitabı "Genelkurmay Cumhuriyeti"yle dikkatleri çekmişti.



İşte söz konusu kitabın önsözünden bir bölüm:


“15 yılını yargı bürokrasisinde doldurmuş ve militer düşünüş tarzları ile askeri bürokratlarla yoğun bir ilişki içinde olmuş bir kişi olarak şunu açıkça ifade etmem gerekir ki, Türk demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel ve demokrasi üzerindeki en büyük gölge, Genelkurmay askeri bürokrasisinin günümüz Türkiyesinde bulunduğu yanlış konum ve askeri düşünüş tarzlarının sivil parametreler üzerindeki yadsınmaz hâkimiyetidir. 



Sivil güç odakları ve sivil toplumun önünde korku veren bir mania olarak bulunan Genelkurmay bürokrasisi, geçmişten günümüze uzayan süreçteki 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 ihanetleri ve müdahaleleri ile kazandığı özerk ve imtiyazlı statüsünü korumaya ve daha da geliştirmeye çalışmakta, yargı bürokrasisini pasifize etmekte ve sivil elitlere karşı daha da özgür ve alternatifsiz bir tabu olmanın peşinde koşmaktadır. Böyle bir düşünce tarzının ise vatanperverlikle, irade-i milliye'ye saygı ile milletin emrinde olma düşüncesi ile ve demokrasi istemekle en ufak bir paralelliği olamaz.



Kimse bizi bu tenkit ve analizlerimizle düz mantık bir ordu karşıtlığı içinde görmemelidir. Gayemiz asırların izlerini ve kahramanlığını üzerinde taşıyan kahraman ordumuzun milletiyle bir bütün halinde, 21.yy gerçeklerine uygun ve demokratik sistem içinde nasıl yer alması gerektiğine işaret etmektir.


Öncelikle belirtmek gerekir ki bu kitap milletimizin bağrından çıkan Mehmetçikleri üzmek için kaleme alınmadı. Onlar adına hareket ettiğini söyleyen bir kısım kimselerin, bu milletin üzülmesine yol açanların yanlışlarını dile getirmek ve ‘ORDUNUN DEVLETİ Mİ – DEVLETİN ORDUSU MU?’ sorusuna cevap bulmak üzere kaleme alındı.”



 


Yazarın ülkemizin demokratikleşme sürecinde karşılaştığı en temel sorunlara dikkat çektiği ve kendisine 301. maddeden dava açılmasına sebep olan bu kitabında ortaya koyduğu görüşlerini, Taraf Gazetesi’nin geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği ve Genelkurmay karargahında hazırlandığı iddia edilen Lahika-1 planının içeriği destekler mahiyetteydi.



Konak’taki mütevazi bürosunda, son Ergenekon gözaltılarından 2 gün önce  Kanal a adına görüştüğümüz Av. Gültekin Avcı, Genelkurmayın “Komuta kademesinde onaylanmamış belge” olarak nitelendirdiği Lahika-1 planı değerlendirdi, konu hakkındaki sorularımızı cevaplandırdı.



Genelkurmay bürokrasisi tenkitlere açık olmalı



G.A: Türk silahlı kuvvetleri bünyesinde deşifre edilen Lahika-1 planı, Türkiye açısından fevkalade önemli bir gelişme. Planın amacına baktığımızda kamuoyunun, Türk silahlı kuvvetlerinin hassasiyet gösterdiği konularda aynı çizgiye çekilmesi amacını taşıyor. Yani burada ortaya çıkan nedir? Tam bir toplum mühendisliği, toplumu yeniden yapılandırma ameliyesi...



Tabi bu toplum mühendisliği gayretkeşliği, cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana devam eden adeta bir operasyon olarak tasvif edebiliriz bunu. Hassaten 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle birlikte özellikle genelkurmay bürokrasisinin omuzlarında temsil edilen bir yeniden yapılandırma, toplumu Türk silahlı kuvvetlerinin düşüncesiyle, fikri ifadesiyle ve ideolojisiyle aynı çizgiye getirme planlaması… Yani tabi bu planlama, toplumu bu şekilde organize etme, toplumun rengini değiştirme, milletin değerlerine ve inancına rağmen milletin kendi fikri yapısına rağmen değiştirme ameliyesi, teknik izahla, özel savaş olarak kendini gösteriyor. ‘Özel savaş’ veya ‘özel harp’ dediğimiz fenomeni yıllardır yaşıyoruz ama, bu Lahika-1 planıyla birlikte genelkurmay bürokrasisince, ki özellikle ben ‘genelkurmay bürokrasisi’ diyorum.



Ordu benim açımdan farklı, genelkurmay bürokrasisi farklı. Ordu, gerçekten milletin bir parçasıdır. Asker evlatlarımız bizim canımız ciğerimizdir, gözbebeğimizdir. Ama genelkurmay bürokrasisi yönetici bir zümredir. Ordu üzerinde muhtelif yönetici, yönetime dair siyaset metotları takip ederler. Dolasıyla yönetici zümre olan genelkurmay bürokrasisi, tenkitlere de muhtelif yaklaşımlara da fevkalade açık olmalıdır ki tekâmül ve terakki imkânlarını bulabilsin.- bu minvalde Eylül 2007’ de yürürlüğe koyulan bir planından bahsediliyor.



“Demek ki Eylül 2007'den sonraki bazı gelişmeler plan gereği ”
 Eylül 2007 den bu yana baktığımızda genelkurmayın bilhassa 27 Nisan muhtırasından sonra Eylül 2007’yi de dikkate aldığımızda ondan sonra gelişen vetirede genelkurmay bürokrasisinin siyasete çok fazlaca müdahil olmadığını görüyoruz. Tabi bu arada yaşadığımız çok ilginç bir gelişme vardı; dönemin Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan’ın çılgın bir şekilde bir hukukçuya asla yakıştırılamayacak şekilde darbeyi öven ve askeri ihtilalleri kutsayan konuşması, idamları takdir eden yaklaşımları…



Diğer taraftan Yargıtay Başkanının seçilir seçilmez yaptığı konuşmada, “Türkiye ortaçağ karanlığına dönmeyecektir” şeklinde türbanı kastederek kullandığı üslup, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın kapatma davasından önceki birtakım sert açıklamaları…Bütün bu çıkışlar, muhtıra olarak tasvip edildi bazı çevrelerce. Tüm bu yüksek mahkeme başkan ve başsavcının yaptıkları örgütlü ve organize açıklamaların alt yapısının ne olduğunu, neden bu şekilde davranıldığını Lahika-1 planı bize çok açık bir şekilde göstermiş oldu. Bu noktada zihnimizdeki tereddütler de bu şekilde izah edilmiş oldu. Peki, ne yaptılar bunlar? Yargıtay Başsavcısı, Danıştay Başsavcısı, Yargıtay Başkanı bu tür konuşmalarla ne yaptılar?



Türkiye’de adalet duygusunun, adalete saygının katili oldular. Eğer bugün Türkiye’de yargıya saygı duymamak, adalet duygusunu kaybetmek normal bir realite haline geldiyse bu fevkalade müessif hadiseye sebebiyet verenler, bu simalardır. Adalet duygusunun ve toplumun yüksek yargıya veya net olarak yargıya saygısını kaybetmesine sebebiyet veren bu duygunun müsebbibi bu saydığım kişilerdir. Neticede milletin yargıyla ilgili tereddütlerine sebebiyet veren bu kişiler olmuşlardır.



Bakın ortaya çıkan nedir o zaman? Bilhassa yargı, yüksek yargı temsilcileri tarafından ucube, seküler, dışlayıcı, reddedici, emsalsiz bir laikliği, -ki buna laiklik demek asla mümkün değil- böyle bir laiklik uğruna, böyle bir laiklik garabeti için adalet duygusunu kurban etmişlerdir. Milleti ve demokrasiyi kurban etmişlerdir. Tabi adaletin, milletin demokrasinin kurban edildiği yerde elbetteki millet de demokrasi gibi değerlere insan hakları hukuk devleti gibi değerlere kıyanları kurban edecektir. Kendi yani gözbebeği pozisyonundan çıkaracaktır, onlara eski teveccühü asla olmayacaktır.



“Lahika-1'le yargı ve medya muhasaraya alınıyor”
Lahika-1 planına baktığımızda şöyle bir ibare var: “Amaçları hayata geçirme sürecinde diğer kurumlarla çatışmaya girilmemesi ve günlük siyasete müdahale ediyor görüntüsü verilmemesi…”



G.A: Bu fevkalade önemli bir taktik; öyle organize ve öyle inanılmış bir operasyon yürütülüyor gibi. Yani savaş zamanlarında bakarsınız herkes tekvücut olur, kurumlar arası hiçbir sıkıntı hiçbir çelişki kalmaz. Tam bir ahenk havası vardır. Aynen öyle de adeta savaş zamanındaymışız gibi genelkurmay bürokrasisinin, diğer kurumlarla çekişmeye ve pürüzlü ilişkilere girmemesi tavsiye ediliyor.



Yani öyle büyük bir operasyon ki bu öyle iman edilmiş bir operasyon ki, topluma o şekilde lanse edilebileceği gibi yine toplumun üzerinde o şekilde müessir olması isteniyor ki genelkurmay bürokrasisinin bu noktada başka kurumlarla çekişmeye ve pürüzlü ilişkilere girmeye bile vaktinin olmadığına, bu konuda fevkalade dikkatli olunması gerektiğine işaret ediliyor.  Tabi genelkurmay bu planla hassaten yargıyı ve medyayı muhasara altına almış durumda. Özellikle bu zamana kadar yaşadığımız askeri müdahaleler tamamen sistem dışı, demokrasi dışı ve hukuk dışı müdahalelerdir.



Her yaşadığımız askeri müdahaleyle, darbeyle ne oldu? Genelkurmay bürokrasisinin prestiji dibe vurdu, sıfıra doğru indi. 27 Nisan muhtırasında yaşadığımız gerçeklik ortada. Akabinde milletten fevkalade ciddi bir aksülamel söz konusuydu ve AKP’nin siyaset literatürünü de altüst eder şekilde %47 ile tekrar iktidara gelmesi gerçeğini yaşadık.Bu noktada askeri müdahale fevkalade önemliydi. Malum her askeri müdahale ve darbeyle genelkurmay bürokrasisinin prestiji sıfıra doğru iniyor.Dolasıyla yeni bir taktik hayata geçirilmiş durumda.Yeni bir operasyon söz konusu.



Bu, sistem içi legal güçleri kullanarak siyasi iktidarı ve milleti, toplumu kontrol etme operasyonudur.Yani sistem içi figürler nelerdir? Mesela Anayasa Mahkemesidir, mesela Yargıtay’dır .Yani yüksek yargı, sivil toplum kuruluşları veya bürokrasinin başka yelpazeleri sitem içi figürlerdir. Genelkurmay bürokrasisi, kışlaya geri dönmemek için şuana kadar Türkiye üzerinde sahip olduğu o emsalsiz sultayı devam ettirebilmek için bu şekilde sistem içi bir planlamayı ortaya koymuş durumda Lahika-1 ile.



Lahika-1 planında Türk silahlı kuvvetleriyle aynı paralelde hareket etmenin sağlanması amaçlanıyor. Bu ne demek?



Topluma karşı hedef  kitle ve kişilere karşı yoğun bir psikolojik harekat uygulanması demek. Psikolojik harekat, özel harbin alt kollarından birisidir. Özel harbin içerisinde gayrı nizami harp vardır, psikolojik harp vardır, istikrar harekatı vardır. Daha önce muhtelif yerlerde ifade ettiğimiz üzere genelkurmayın gayrı nizami harp perspektifini genişlettiği istikametinde bir haber daha yapıldı hatırlarsanız.



Daha önce askeri perspektiflerle gayri nizami harp söz konusu iken şimdi ekonomik, siyasal ve sosyal perspektiflerle bu mücadelenin içerisine katıldı. Dolayısıyla ne oldu? Tüm Türkiye sahnesi, tüm toplum sahnesi ekonomik, siyasal ve sosyal yönleriyle genelkurmay bürokrasisi açısından bir gayrı nizamı harp hedefi, bir özel harp hedefi, bir psikolojik harp hedefi haline geldi. Gayrı nizami harp perspektifinin genişletilmesinin akabinde böyle bir planın deşifre edilmesi ve hayata geçirilmesi bu noktada fevkalade manidar.



Aynı şekilde Lahika-1 planının uygulanmasında birlikte çalışılacak aktörler, isim verilmeden “güvenilir isimler veya tam kontrollü ya da etki edilen isimler, örgütler..” şeklinde ifade ediliyor.
Buradan da şu sonucu çıkarmalıyız; genelkurmay bürokrasisi ve genelkurmay istihbarat başkanlığına bağlı kuvvet komutanlıkları, istihbarat başkanlıkları daimi surette toplum kontrolünü bu zamana kadar yapmışlardır. Deniz kuvvetleri komutanlığı bünyesinde daha önceleri deşifre edilen bir Batı Çalışma Grubu vardı. Bunun görevi, toplum kontrolü toplum gözetlemesiydi.



Bugünlerde deşifre edilen Cumhuriyet Çalışma Grubu çıkartıldı ortaya. Ben o zamanlarda demiştim ki, “batı çalışma grubu lağvedilmedi ama lağvedildi olarak gözüktü. Fakat ismi değiştirilmiş olabilir, çalışma aynen devam ediyor” ve hala da söylüyorum:Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde bu çalışma aynen devam ediyor. Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde de cumhuriyet çalışma grubu deşifre edildi. Hava kuvvetlerinde hangi çalışma grubu olduğunu biliyor musunuz? Veya kara kuvvetlerinde bir aralar Doğu Çalışma Grubundan bahsediliyordu. Bunlar genelkurmay bürokrasisinin ve askeri istihbarat yelpazesinin gerçekleri.



Bu istihbarat yelpazesi daimi surette kişileri ve kurumları ve toplumu illegal bir şekilde gözetlemeye tabi tutarak, o kişiler ve kurumlar üzerinde genelkurmay bürokrasisi açısından onları tanımlayıcı bilgileri elde ediyorlar. Zaten bu konuda çalışan batı çalışma grubundan tutun da diğer askeri istihbarat yelpazesinin hazırladığı raporlar, bu konuda deşifre edilen raporlar ile benim bilgim dâhilinde olan raporlara baktığınızda bunun çok açık olarak emarelerini görüyorsunuz.



Demek ki genelkurmay bürokrasisi, yıllardır kişileri ve grupları yakından takip ediyor ki, etki edilen kişi ve gruplar tam kontrollü kişi ve gruplar şeklinde ellerinde muhtelif listeler mevcut.
Lahika-1’de ayrıca, “Türk silahlı kuvvetlerini hedef alan gruplar içinde bazı kişileri desteklemek siyasi ve etnik gruplarda  ayrışmayı destekleyip birliği bozmak ve Türk silahlı kuvvetlerine karşı fikir ve eylemleriyle bilinen sanatçı ve yazarları yıpratılması” ifadesi de yeralıyor.



Bu operasyonları kimler yapacak? Bu operasyonları elbetteki askeri istihbarat birimleri, biraz önce dediğim gibi tamamen denetim dışı olan genelkurmay istihbarat başkanlığı ve kuvvet komutanlığı istihbarat başkanlıkları ve bağlı birimleri yapacaktır. Kişiler hakkında illegal surette bilgiler toplanacaktır askeri istihbarat tarafından. Askeri istihbaratın peki asli görevi nedir? Askeri istihbarat savaş istihbaratı yapmalı, stratejik istihbarat yapmalı. Askeri istihbarat askeri operasyonel ve taktik istihbaratı yapmalı.



Ama bizim askeri istihbaratımız bu görevlerin çok ötesinde kendine has gayeler için yıllardır faaliyet göstermiştir. Biz de askeri istihbarat demek toplumun kontrolü demektir. Askeri istihbarat yelpazesinin bundan öte başka bir mana taşıması maalesef Türkiye de mümkün değildir. Cumhurbaşkanları ve başbakanları maalesef bu dev askeri istihbarat yelpazesi üstünde hiçbir nüfusu hiçbir kontrol yetkisi yoktur. Bakın 2937 sayılı devlet istihbarat hizmetleri kanuna göre milli istihbarat teşkilatı normalde başbakana bağlıdır ancak başbakanın milli istihbarat teşkilatı üzerinde fiilen bir yetkinliği yoktur. Zira Milli İstihbarat Teşkilatı üzerinde de hala genelkurmay gölgesi vardır ve MİT bu gölgeden asla tam ve kamil olarak arındırılamamıştır.



Hal böyleyken milli istihbarata sivil otoritenin hakimiyeti zaten söz konusu değilken dev bir genelkurmay istihbarat yelpazesi söz konusu. Askeri istihbarat yelpazesi üzerinde ne sivil, ne siyasi, ne idari, ne adli hiçbir denetim ve hiçbir kontrol mümkün değildir. Böyle bir mevzuat söz konusu değildir. Dolasıyla genelkurmay başkanları, bağlı birimleri içerisinde elde ettikleri istihbari materyallerden başbakanları ve cumhurbaşkanlarını tenezzül buyurdukları ölçüde bilgilendirirler. Kaldı ki her konuda bilgilendirmesini beklemek zaten bu noktada mümkün değildir. Zira bizim genelkurmay bürokratik yapılanması demokratik bir yapılanma değildir. Demokratik bir perspektife, hukuk devleti perspektifine sahip değildir. İnsan hakları perspektifine de kâmil manada maalesef sahip değildir.



Planın adı Lahika-1. Bu ne demek?
Lahika–2, Lahika–3, Lahika 4… bunlarda gelecek demektir. Lahika–1 hayata geçirilecek, bir hayat sahası bulacak, sonra tatbikinden çıkan pozitif ve negatif yönler değerlendirilecek buna göre Lahika–2, Lahika–3 gibi planlar tekrar hayata geçirilecektir.



Biz lahika-1’den deşifrasyon neticesi haberdar olduk. Acaba Lahika -2 ve Lahika -3 ten haberdar olabilecek miyiz? Tabi bunu bilemiyoruz ama bunlarda muhakkak surette yapılacaktır, bundan da kimsenin kuşkusu bulunmamalı.
Planda ayrıca diyor ki; “Türk silahlı kuvvetlerini yıpratmayı amaçlayanlar hakkındaki bilgilerin, uygun medya kanalları kullanılarak kamuoyuna yansıtılacak, bahse konu bilgiler istihbarat başkanlığınca toplanacak.”



G.A: Yani siz hedef bir kişiyi yıpratmak istiyorsanız, diyelim ki onun toplumca kınanacak yönleri varsa ama bu kişinin kendi özel alanında da olabilir ki bu özel alana da kimsenin tecavüz etme ve bu alanı gözetleme yetkisi yoktur. O zaman bu illegal gözetleme ve bilgileri toplama işini istihbarat başkanlığı yapacak.Bakın böylece bu planla, genelkurmay başkanlığına çok açık bir şekilde illegal bir görev yüklenmiş durumda ve bu noktada görevde olan birimlerden bir tanesi de kim? Genelkurmay harekat başkanlığı ve genelkurmay genel sekreterliği.. Dolayısıyla genelkurmay istihbarat başkanlığı ve bağlı kuvvet komutanlıkları istihbarat başkanlıklarının hangi işlerle meşgul oldukları, hangi işleri kendileri açısından hayati kaygıyla takip ettikleri çok açık bir şekilde burada ortadadır.



Bakın çok önemli bir kısım daha var burada, diyor ki planda; haberlerin hazırlanması, medya organları ile sürekli iletişim halinde olunması ve medyada amacı gerçekleştirecek şekilde yer almasını sağlamak için profesyonel destek alınmalıdır. Bu bağlamda Türk silahlı kuvvetlerinin temel değerlerini savunan ve koruyan niteliklere sahip sivil personelden oluşan bir kadro ile sözleşme yapılmalıdır.



Acaba bu medya içerisinde oluşturulacak Türk silahlı kuvvetlerinin değerlerini yansıtan sözleşmeli kadro kimlerden oluşacak? Bu tabi gizli bir yapılanma şeklinde zuhur edecek. Bunu da mercek altına aldığımızda tamamen illegal bir yapılanmanın oluşturulmaya başlandığını, böyle bir planlamanın çok açık bir şekilde tatbikata konulduğunu görüyoruz. Bu da başlı başına bir soruşturma sebebidir ve planda çok önemli bir kısım ise AKP hükümeti irticai faaliyetlere zemin hazırlama ve bizzat organize etmekle suçlanıyor.. Bu ispatlıyor ki, Lahika-1’in ve onu hazırlayan genelkurmay bürokrasisinin mücadelesi öncelikle siyasi iktidar olan AKP iledir. Zaten planın muhtelif yerlerinde hedef kitle tabiri kullanılıyor. Hedef kitle tabiri istihbarat terminolojisine ait bir tabirdir ve tayin edilen hedef kitle nedir? Askeri istihbarat birimlerinin maalesef yıllardır tayin ettiği hedef kitle, bu ülkede üzülerek söylemek gerekirse millettir.



Mezar ötesi 'mefkureler' önemli
Lahika-1 planında önemli bir nokta daha var: “Asker olarak yüce din duygularının, Mehmetçiğin muharebe meydanındaki motivasyonu açısından önemli olduğu vurgulanıyor.



Aslında burada önemli bir itiraf var. ‘Genelkurmay mantalitesinde dinin yeri neresidir?’ sorusunun cevabı var burada. Kabul etmek gerekir ki, insanlığın uğrunda can verebileceği ve medeniyetlerin hiçbir zaman önemini yitirmeyen aktif figürü olan din, popülaritesini hiçbir zaman yitirmeyecek bir olgudur. İnsanlar tarih boyunca dinleri için seve seve, gönül ferahlığıyla can vermişlerdir. Bunu hem tarih serencamında yaşadık hem de bugünlerde yaşıyoruz.



Terörle mücadele eden Mehmetçiğimizin, can vermesi, bu minvalde istiklal harbi hepsi bu cümleden olarak sayılabilir. Tarih bunun delilleriyle doludur. Tabi şu da var; mezar ötesi mefkurelere sahip olmayan bir ordunun savaş meydanında muvaffak olması mümkün değil. Yani siz sadece dünya hayatı için kıymet ifade eden kavramlar uğruna canınızı vermeyi ortaya koyduğunuzda, sukutu hayale uğrarsınız. Zira Kemalizm bir ideoloji olarak dünyevi bir mana ifade eder. Keza laiklik sadece insanların dünya hayatı ile sınırlı bir kavramdır ve dünyaya yönelik kıymet ifade eden bir parametredir. Cumhuriyet de keza öyledir.



Bu yüzden, mezar ötesi mefkureleri bünyesinde barındıran din duygularını dışladığınızda, sadece o değer kaldığında, savaş meydanında canını seve seve verebilecek bir kitle bulmanız mümkün değildir. Zira tarihten bu yana baktığımızda 1071 Malazgirt meydan muharebesi ve 1526 Mohaç meydan muharebesinde hep bizim ordumuz karşı orduların ya yarısı kadardı ya da daha azdı. Yani bizim askerlerimizin hepsi karate üstadı mıydı ya da hiç kimsenin bilmediği silahları mı vardı? Hayır, böyle değildi. Hiç kimsenin bilmediği, hiç kimsede olmayan imanları vardı. İşte bu değerler, bu inançlar uğruna canlarını seve seve feda ettiler. Bu millet bugünlere bu şekilde geldi. Yani bu millet şuan bu millete dayatılmaya çalışılan seküler esvablı, dışlayıcı, reddedici bir cinnet haline getirilen laiklik kavramıyla bugünlere gelmedi. Laiklik için Kemalist ideoloji için can vermedi. Cumhuriyet nesli de istiklal nesli de aynı şekilde bu değerler için can vermedi.



Peki, neden can verdiler? Mezar ötesi mefkureler için can verdiler. Zira mezar ötesi mefkureleri kaldırmaya çalışırsanız, bunun mücadelesini verirseniz elbette ki millet vicdanında mahkum olursunuz. Hiçbir zaman milletle entegre bir vaziyette hareket edemezsiniz, milletin teveccühünü kazanamazsınız. Millet bu noktada kendi değerlerine hangi oluşum sahip çıkıyorsa, hangi siyasi oluşum, hangi bürokratik oluşum sahip çıkıyorsa ona teveccüh edecektir. Eşyanın tabiatı da budur.



Burada genelkurmayım muharebe meydanında dinin gerekli olduğu ibaresine dönüyorum, yani savaş meydanında din gerekli, biz Mehmetçiği muharebe meydanında motivasyon açısından dini pozitif yönde kanalize edelim ama iş sosyal hayata geldiğinde din vicdanlardan dışarıya sızmasın. Zira vicdanlardan dışarıya sızarsa, bu mantaliteye göre irtica söz konusu olur. Ama savaş meydanında da Allah, peygamber çığlıkları atacaksınız. Bu bir çifte standarttır ve bu çifte standardı bu millet bilmektedir. Bugün neden bu kadar seküler esvablı bu kadar ekstrem bir laiklik anlayışına sahipsiniz? O zaman bu vatan uğruna can veren evlatlarımızı hayatlarını kaybettiğinde niçin şehit diye anıyorsunuz?



Bu manada bugün Türkiye’de laikçi kesimin anlayışına göre hayatlarını kaybeden, şehit olan evlatlarımıza şehit tabirini kullanmak tenasüp arz eden bir tavır değil. Zira şehitlik dünyevi bir makam değil. Şehitlik Allah tarafından bahşedilen bir kavram. Neden o zaman, üstelik kamusal alanda şehitlik mefhumunu kullanıyorsunuz? Bunu millete nasıl izah edebilirisiniz? Bu noktada nasıl bir samimiyet görebiliriz? Bu fevkalade şaşırtıcı, çifte standartlı bir yaklaşımdır.
 



Bütün bunlara rağmen yapılması gereken nedir?
Genelkurmay bürokrasisi üzerinde öncelikle sivil bir kontrol kurulması gerekmektedir.1960 yılında genelkurmay kışladan çıkmış ve siyaset yapmaya başlamıştır. Siyaset yapmakla da emsalsiz bir iktidarın sahibi olmuştur. Türkiye’de elbette ki genelkurmay bürokrasisi bu emsalsiz iktidarını kaybetmek istemeyecektir.
 



Peki genelkurmay üzerinde sivil kontrol nasıl sağlanır?
Klasik bir ihtilali göze alabilecek siyasi bir iktidar ile ve gerekirse canını vermeyi göze alabilecek iktidar ile ancak sağlanır bu. Türkiye’de başka türlü gerçek manada demokrasiye doğru bir değişim yaşanması mümkün değildir. Zira bu milletin kendi mukadderatına sahip olması ancak siyasi iradenin kararlılığıyla mümkündür ve millet gerilim taraftarı değildir. Gerilim yaratan kimseler çok açık bir şekilde ortadadır.



Gerilim yaratanlar, laikliği dünyada hiç kimsenin tanımlamadığı bir şekilde tanımlayanlardır. Gerilimi yaratanlar, anayasa hukukunu dünyanın hiçbir yerinde olmadığı şekliyle yorumlayanlardır. Gerilimi tırmandıranlar, dini dünyanın hiçbir yerinde yorumlanmadığı şekliyle yorumlayıp, insanların vicdanına mahkum edenlerdir. Gerilimi yaratanlar, özgürlükleri inkar edenlerdir. Zira insanlar özgürlük için, din ve vicdan özgürlüğü için, kendi maneviyatları için bir takım taleplerde bulunmaktadır. Bunlar fevkalade demokratik taleplerdir. Üniversal değerlerdir. Dolayısıyla korunması gereken degerlerdir.



 Hukuk devletinde ve tabi değişim süreci bu noktada elbette sancılı olacaktır. Hiçbir değişim gerilimsiz olmaz. Gerilim bu noktada fevkalade mukadderdir ve makuldür. Ve normal karşılanması gerekmektedir. Zira ülkenin bu otokratik ve askeri renginden nemalananlar kendi sultasını bırakmaya kolay kolay yanaşmayacaklardır. Bundan vazgeçmeyi kolay kolay istemeyeceklerdir. Yapılması gereken her şeye rağmen askeri bürokrasinin dayatmalarına bunun yanı sıra askeri bürokrasiye angaje sivil bürokrasinin dayatmalarına ve çığlıklarına rağmen demokratik kurumları işletip, hukuk devletini işletip, demokrasiyi ülkede hakim kılmaya çalışmaktır. Hukuk devletini hakim kılmaya çalışmaktır.



 Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasiyi ve hukuku hakim kılarsanız, bu militarist renkten nema bulan ve hayatını idame ettiren zümreye hayat sahası kalmaz. Demokrasi içerisinde bu zümre yaşayamaz. Onun içindir ki Türkiye’de askeri müdahaleyi savunanlar bu noktada tek parti perspektifi içerisinde olan kitleler, oluşumlar, bürokratik yelpazelerin hepsi hakikatte demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarına taraftar değildirler.
 



Zira insan haklarının, üniversal hukuk normlarının ve demokrasinin en kamil emsalleri AB ülkelerinde ve ABD’de görüyoruz. Önümüzde madem dışarıdan ithal ettiğimiz bir model bir rejim söz konusu, bazı parametreler söz konusu, dolayısıyla bu parametreler içerisinde dünyadaki uygulamaları elbette bizim esas almamız gerekiyor. Ve bu minvalde yapılması gereken, Genelkurmay Başkanlığını Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamaktır. Bir dönem Genelkurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığı’na bağlıydı. Savunma bakanının teklifiyle Başbakan Genelkurmay başkanını görevden alabilmesi gerekmektedir. Yani genelkurmay başkanlarını başbakanların görevden alması hiçbir suretle orduyu yıpratmaz.



Bugün ABD’de hava kuvvetleri komutanın istifasını savunma bakanı istedi. Ne oldu ABD ordusu yıprandı mı? Hayır. Keza İspanya’da darbe ima eden kara kuvvetleri komutanı derhal teczi edildi, hatta o toplum içerisinde fevkalade kötü duruma düşürüldü, göz hapsi cezası verildi. Belki bulunduğu makam elinden alındı, statü terk ettirildi. Ne oldu? İspanya ordusu mu yıprandı? Hayır, bunlar yöneticilerdir. Ordumuz her zaman bizim kalbimizdeki en müstesna yerini korumaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de bir gecede genelkurmay başkanının değiştirildiği gün, demokrasinin Türkiye’de yeşerdiği gündür. Nasıl Türkiye’de bir gecede bir valiyi, Emniyet Genel Müdürünü değiştirebiliyorsunuz, Türkiye’de genelkurmay başkanını da bir gecede değiştirebilecek bir sistem getirilmelidir.



Zira genelkurmay bürokrasisin kendi içerisinde oluşturduğu bir teamül var. Genelkurmay Başkanlığının atanması kati surette Türk silahlı kuvvetlerinin kendi iç teamüllerine bırakılmamalı. Demokraside orduların kendi iç teamülleri olmaz. Demokraside sivillerin teamülleri olur. Sivil dinamikler ve sivil insiyatifler söz konusudur. Dolayısıyla siz genelkurmayın bu kemikleşmiş teamülünü, demokrasiye, hukuk devletine uymayan, sivilleri bertaraf eden bu teamülü ekarte etmek durumundasınız. Yani Türkiye de hiçbir Kara Kuvvetleri Komutanı, ‘ben bir müddet sonra Genelkurmay Başkanı olacağım’ diye düşünememeli.



Dolayısıyla her kuvvet komutanının sivil iradeye saygısı bu noktada ciddi şekilde tesis edilmeli. Yani bu noktada öne çıkan husus şudur; sivil inisiyatifin genelkurmay sistematiğinde hakim olması ve millet idaresinin genelkurmay bürokrasisine yansıtılması. Millet iradesi de ancak demokratik parlamenter sistemle ve bunun seçilmiş kişilerin insiyatifleri suretiyle genelkurmay bürokrasisine yansır. Yani bir milletin kendi genelkurmay başkanı üzerinde, kendi kuvvet komutanı üzerinde etkili olmasından daha tabi ne düşünülebilir?



Ayrıca bu zamana kadar hiçbir istihbarat servisi, hiçbir askeri müdahaleyi hiçbir cuntayı hiçbir illegal oluşumu başbakanlara haber vermedi. Maalesef bu acı tabloyu hep beraber yaşadık, hala da bu devam ediyor. Sadece günümüzde toplumun gelişmesi, medya organlarının gelişmesi, teknolojinin gelişmesine binaen bazı belgeler deşifre oluyor. Ama genelkurmay bünyesinde neler oluyor, siz bunu hala bilemiyorsunuz.



Sivil otoritenin genelkurmay bürokrasisi üzerinde hakim olabilmesi için ordu içini izleyen bir istihbarat birimi, sivil istihbarat birimi kurmak zorundasınız. Veya kurmasanız bile yani başbakanlığa tamamen bağlı olan başbakanlığın emirlerine maruz bulunan bir milli istihbarat perspektifi veya emniyet istihbarat dairde başkanlığı perspektifini ortaya koymak zorundasınız. İşte görüyoruz günbegün hep illegal belgeler, illegal çalışma grupları ortaya çıkıyor, bunun ardı arkası kesilmiyor, kesilmeyecek de. Yani genelkurmay bürokrasisi, bu perspektifini devam ettirdiği sürece, yani kendi içerisinde ayrı bir devlet fenomeni olduğu sürece toplumun mühendisliğine ve toplumu kontrol etmeye devam edecek. Siyasi iktidarların ve demokrasinin üzerinde bir Zeus olmaya devam edecek kendi açısından. Bir Olympos imtiyazını korumaya devam edecek. Dolayısıyla demokratik sistem içerisinde imtiyazlı tanrıların asla yeri olamaz.



Demokrasi hem imtiyazlı tanrıları mahkûm eden bir sistemdir, hem de ideolojileri, devlet ideolojilerini mahkûm eden bir sistemdir. Demokrasi iklimiyle ideolojilerin iklimi birbirlerini tanımazlar. Demokrasi farklı bir iklimin çocuğu, ideolojiler farklı iklimlerin çocuğudur. Ve kurulacak ordu içini gözetleyecek bu sivil istihbarat birimi renk olarak başbakanlığa bağlı bulunmalı, başbakanın kontrolünde ve nüfuzunda bulunmalıdır.
 



Lahika-1 planı disiplin cihetiyle hayati öneme haiz bir örnek durumunda. Bu noktada derhal soruşturmaya tevessül etmeli. Zira suç işleyen devlet adamlarını, bürokratlarını cezalandırmayan milletler çökmeye mahkumdurlar. Bizde genelkurmay bürokrasisi içerisinde ardı ardına ve çok hayati suçlar işlendiğini görüyoruz.



Darbelerin hepsi bu vatana bu millete bir ihanettir. Bu vatana ihaneti açık bir şekilde Türk Ceza Kanunundaki anlamıyla söylüyorum: Darbe vatana ihanettir, darbeye teşebbüs vatana ihanettir. Bu tür çalışma grupları oluşturarak, insanları taarruza ve takibe taraf tutmak da bölücülüktür, ayrımcılıktır. Bunu hiçbir hukuk sistemi korumaz, hiçbir demokrasi bunu asla korumaz.



Hiçbir hukuki perspektif bu tür düşüncelerle tevil edilemez. İnsanların özgürlükleri, dinler ve vatanları ellerinden gittiği zaman tarih şahittir ki en büyük taarruz ve buhranlar yaşanmıştır. Bu itibarla milletin özgürlüğüne, milletin tarihine ve milletin değerlerine dayanmayan bir genelkurmay bürokrasisi perspektifinin payidar olamayacağı açık bir husustur. Onaylanmamış dahi olsa böyle bir çalışmanın varlığı bile genelkurmay başkanının, genelkurmay istihbarat başkanın, genelkurmay harekat başkanının ve genelkurmay genel sekreterinin görevden alınması için, istifaya davet edilmesi için fevkalade yeterlidir.



Peki burada ne var? Türk ceza kanunun 257 şümulünde açıkça bir görevi kötüye kullanma var; en azından 277 şümulünde 288. madde şümulünde ‘yargı görevi yapanı etkilemek, adil yargılamayı etkilemek’ suçu söz konusu. Bunlar söz konusudur. Siz açık bir şekilde yargıçların Türk Silahlı Kuvvetleri düşünsel çizgisine çekilmesine çalışıyorsunuz. Bu ne demek? Adaletin de TSK çizgisine çekilmesi demektir. Yani görülen davalarda TSK’nın gerçeklerine aykırı bir adalet tesis edilemez demektir.



TSK’nın gerçeklerine aykırı bir hukuk normu olamaz demektir. TSK’nın gerçeklerine aykırı bir prensip, aykırı bir üniversal hukuk normu tanınamaz demektir. Böyle bir yapılanma düşünülebilir mi? Bu çok ciddi bir suçtur. Peki, bunun soruşturmasını kim yapacak? Adaleti omuzlardaki yıldızlara mahkum eden adaleti sadece omuzlarla hemhal gören bir askeri yargı mantalitesi mi yapacak? Mümkün değil. Bu noktada elbette ki bu tür fiillere bu tür eylemlere karşı sivil cumhuriyet savcılarının, sivil yargı makamlarının harekete geçirilmesi temin edilmeli.



Bu noktada gerekli düzenlemeler yapılmalı ama askeri yargının durumu da tartışmalı değil mi?
Askeri yargı kati surette kaldırılmalı. Askeri yargı, genelkurmayın kendi mantalitesinin kendi hukuksuz inisiyatiflerinin adeta bir hukuk bahçesi haline gelmiştir. Bu noktada ben kıymeti harbiyesi yüksek, insan hakları ve üniversal hukuk normlarına inanan gerçek hukuk perspektifine sahip askeri hakimlerimizi, savcılarımızı elbette ki bu sözlerimden tenzih ederim. Ama askeri yargı diye bir oluşum Türkiye’de asla kabul edilemez. Hassaten Türkiye’de kabul edilemez. Çünkü Türkiye diğer demokrasiler gibi değil.



Türkiye, askeri vesayet rejimi olan bir ülke. Türkiye, demokrasi aromalı askeri bir diktanın yaşandığı bir ülkedir. Bir demokrasi aroması vardır ama generallerin gerçeklerine dokunasıya kadar o çizgiye gelesiye kadar demokratik bir hayat söz konusu olur, adalet de aynı şekilde. Bugün anayasa mahkemesinin kararını artık bunun Romalı kato veya Alterino Solo olmaya gerek yok. Anayasanın 148. maddesi,153.maddesi, 6.maddesinin son fıkrası, 2.maddesi ve 10.maddesi bunu artık normal insanlar bile öğrendi bunları.



Bunların hepsi birlikte müteala edildiğinde böyle bir kararın, böyle bir hükmün tesisi edilemeyeceği çok açık. Kimse gerekçe diye kaygılanmasın çünkü bundan sonra anayasa mahkemesi tarafından tesis edilen gerekçelerin hepsi hukuki değil askeri gerekçeler olacaktır. Askeri gerekçelere hukuk i tahlil yapabilir misiniz? Mümkün değil. AK parti kapatılma davası da aynı bu şekildedir. Kapatılmama kararı verilse bile genelkurmay perspektifi ile mütenasip olduğu için bu tür planlarla mütenasip olduğu için başka stratejiler geliştirildiği için kapatmama kararı verilecektir. Dolayısıyla davanın reddi hususunda da kimsenin ümitlenmemesi lazım.



Anayasal yargımız bu noktada felç olmuş durumda. Yüksek yargımız felç olmuş durumda. Yani İngilizce vikipedia da bakın çok ilginç bir tarif vardır, Türklerin yapılanması derken içerisinde yargı örgütü üst kademe mensuplarının da bulunduğu bir yapı der. Normal yargı mensupları demez, yargı örgütü üst kademe mensupları der. Yani çok sistematik bir süreç yaşadık, Danıştay başsavcısının, Yargıtay başkanın, Yargıtay başsavcısının açıklamaları hepsi örgütlü ve organize gelişmeler bunlar. Hiç şansa kalan ve tesadüfen oluşan gelişmeler değil. Ve Türkiye de şunun yapılması lazım; hem demokrasinin muhkem yapılması hem sivil kontrolün sağlanması hem de derin yapılanmaların, derin imajlı operasyonların ekarte edilmesi açısında hayati bir önem arz eden husus şudur: genelkurmay istihbarat başkanlığının ve özel kuvvetler komutanlığının evrak ve arşivlerinin taranması ve denetim altına alınması. Bu hayati bir normdur.



Bugün Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar genelkurmay istihbarat başkanlığının, özel kuvvet komutanlığının arşivlerini tetkik etmeden bu işin kaynağına membaına inemezler. Bu işin membaında neler olduğunu asla kavrayamazlar, göremezler. Dolayısıyla sokaktaki insanları toplamakla ortaya çıkan bir soruşturmaya kâmil bir soruşturma olarak bakılması mümkün değildir. Bu kontrol yapılmadığı sürece askeri istihbarat üzerinde sivil kontrol sağlanmadığı sürece askeri yargı da bu minvalde kaldırılmadığı sürece ülkede illegal çalışma grupları devam edecektir. Hayatını devam ettirecektir daha doğrusu. Çünkü 28 Şubat’tan bu yana lağvedilen bir şey yoktur.



Zaten çalışma devam etmektedir. Hukuki işleme, takip ve takım çalışması zaten devam etmektedir ve derin imajlı operasyonların da, suikastların da, derin imajlı eylemlerin de, yaşadığımız toplumsal olayların da ardı arkası kesilmeyecektir.
 



Tabi Türkiye de hayat yeteneğini çoktan kaybetmiş bir ideoloji söz konusu. Genelkurmayın da bizzat evrensel hukuk normlarına rağmen demokrasi ve devletin prensiplerine rağmen takip ettiği bir ideolojik sistematik var. Tabi bu ideoloji işi milleti yıllardır takip ve tarassut altında bulundurmak ve gerektiğinde hem milleti hem de demokrasiyi reddedebilme cinnetini yaşıyoruz. Bu fevkalade müessif bir hadisedir. Bu ülkede silahlı ve silahsız bürokrasinin üniversal hukuk normlarına, demokrasiye ve insan haklarına rağmen öyle bir ideolojiyi sonuna kadar savunmaları, tüm bu değerlere rağmen milleti reddetme pahasına da olsa böyle bir ideolojiyi hayata hakim kılmaya çalışmaları metestas olmuş bir kanser görünümü veriyor bize. Zira zora ve kana dayanan ideolojilerin payidar olması milletin mahşeri vicdanında makûs tutulması asla beklenemez.



Bu manada ben şöyle bir teşbih yapma istiyorum; Kemalist ideoloji esasen 1950 yılında hayatını kaybetmiştir. Zira o dönem şartlarına göre tesis edilmiş bir ideoloji 1950 şartları ile birlikte hayatını kaybedip toprağa gömülmüş bir ideolojidir. Ama 1960 yılında ihtilali yapan askeri komite toprağa gömülmüş olan bir ideolojiyi ceza muhakemesinde, mezardan çıkarmak suretiyle tekrar toplumun içerisine salmıştır. Dolayısıyla şu an Kemalist düzeni yaşamayan bir ideolojidir. Aramızda dolaşan Kemalist ideolojinin hayaletidir. 1960’ ta topraktan çıkarılıp milletin arasına salınan bir hayalettir bu. Yani prensiplerini büyük kısmını şuan asla tatbik edemeyeceğiniz bir sistemdir.



Dolayısıyla demokrasilerinde devlet ideolojilerini baştan itibaren mahkûm eden sistemler olduğunu düşündüğümüzde Kemalizm’in, Kemalist ideolojinin kendi taraftarları cihetinde yeri sadece vicdanlardır; Kemalist ideoloji taraftarlarının vicdanlarıdır. Hakikatte resmi ideolojinin, muhalefeti kabul etmez bendeleri, sivil ve siyasi yelpazenin ülke için demokrasi istediklerine ben inanmıyorum. Demokrasi ve millete rağmen çılgın bir gidiş söz konusudur. Tabi bu çılgın gidişin kaçınılmaz sonucu iç buhrandır. Allah bu milleti böyle bir sonuçtan muhafaza buyursun. Böyle bir buhranı hiçbir ülke hiçbir toplum arzu etmez. Ama ümit ederim ki ülkemizdeki bürokratik zümre bu konuda fevkalade insan haklarına, evrensel hukuk normlarına ve demokrasi umdelerine saygılı davranırlar. En azından bundan sonra kaygıyla AB ve ABD gibi demokrasinin beşiği olan ülkelerdeki tatbikatı Türkiye için de örnek alırlar.



Bu itibarla bizde ucube halinde olan laiklik anlayışı da gerçek manada tatbik edildiğinde zaten hem mütedeyyin kitle hem de laikçi dediğimiz kitle müsterih olacaktır. Zira laiklik dini vecibeleri ve vicdanı da tekeffül eden bir sistemdir. Bu minvalde AB ülkelerinde hassaten laikliğe en seküler en ekstrem şekilde yaşayan Fransa da bile bizdeki gibi bir laiklik anlayışının olmadığını söylemek gerek.



Bu nokta da TBMM ne yapabilir?



 Meclis içerisinde bir komisyon oluşturulur. Bu komisyon fevkalade ciddi bir şekilde Lahika -1 den tutunda illegal çalışma grupları hususunda genelkurmay bürokrasisi içerisinde bir araştırma yapabilir. Tabi bu da cesaret isteyen bir inisiyatif. Ama kimse unutmasın ki bu ülkede cesaret olmadan, cesur inisiyatifler gerçekleşmeden, dediğim gibi klasik bir ihtilali bile göze almadan demokrasi, hukuk ve adalet getiremezsiniz. Bu ülkeyi bir Avrupa hukuk dizaynına çeviremezsiniz. Bu ülkeyi bir ABD’nin kâmil devlet bürokrasisi haline getiremezsiniz. Biz AB ve ABD’nin kâmil devlet bürokrasisinden ve kâmil hukuk nizamından bahsediyoruz. Batıyı emsal alıyoruz dolayısıyla bu reformları ve meclis iradesiyle ortaya koyulan değişiklikleri de hayata geçirmek durumundayız.




Darbeye Karşı 70 milyon Adım ve Genç Siviller girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?



Evet, hassaten ona çok sevindim. Genç siviller ve beraberinde muhtelif sivil toplum kuruluşlarının darbeye karşı düzenledikleri bu gösteriyi fevkalade beğendim. Zira benim bir iki senedir söylediğim bir husus var. O da artık Türkiye de bir darbe olursa -ki klasik ihtilal tehlikesi Türkiye de her zaman var- bu Türkiye’nin son ihtilali olur. Zira böyle bir ihtilale karşı halktan yer yer tepkiler gelecektir; hatta bu tepkiler silahlı mukamete dönüşecektir ihtilal kuvvetlerine karşı. Şeklindeki ağır öngörümü, aslında bir noktada destekleyen bir görünüm olarak ortaya çıkıyor. Zira ihtilal yapıp anayasayı, seçilmiş iktidarı askıya almak vatana ihanettir. Bu demokrasiye açık bir ihanet, bu insan haklarına ihanettir. İnsan haklarına ihanet eden ihtilal güçlerine karşı mukavemet etmek de mefhumu muhaliften hareketle vatana hizmettir. Ben bu şekilde düşünüyorum.




Anayasa mahkemesinin yapısı ve konumu hakkında görüşünüz nedir?



Bu noktada Türkiye’de, milli iradede artık açık bir şekilde yörünge teşkil eden anayasa mahkemesi de yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Bugün AB ülkelerinin pek çoğunda anayasa mahkemesi yoktur. Yani müstakil bir anayasa mahkemesi yoktur. Bakın Finlandiya’da, Belçika’da, İngiltere’de anayasal yargı denetimi hiç yok. Hiç yani kanunların anayasa uygun olup olmadığı da denetlenmez.



ABD federal yüksek mahkemesi ise 2003 tarihli newdol kararları istikametinde parlamentoyla anayasal yargı denetimi yapan federal yüksek mahkemenin kararları çeliştiğinde yani inisiyatifleri çeliştiğinde ne yapıyor federal yüksek mahkeme parlamentonun kararlarına şartsız bağlılığını ve saygısını sürdürüyor. Zira 1930’larda federal yüksek mahkeme sekiz tane parlamento iradesine aykırılık teşkil eden karar vermişti ve hakimler oligarşisine sebep verdiği sebebiyle ciddi şekilde tenkit edilmiştir. O süreçten sonra anayasa mahkemesi olmayan ülkelerde bu demokrasilerde en geniş yetkiyi kullanan federal amerikan yüksek federal mahkemesinin tavrı da budur. Parlamenter ailesine saygıdır. Ama bizde yıllardır millet iradesini nasıl ekarte ederiz. Millet iradesi yönetimde nasıl egemen olmamalı şeklindeki soruların cevabı aranmıştır ve bu şekilde inisiyatifler kullanılmış ve bu şekilde operasyonlara imza atılmıştır.



Başörtüsüne serbestlik kanuna iptal getiren, iptal eden kararda hukuki perspektif söz konusu değil asla. Yani anayasanın bu konuda tatbik edilecek maddeleri çok açık. Anayasa yargısı da bir bilim alanı değil. Bir irade alanı. İrade ise yorum gerektiren bir şey. Yorumlar kaçınılmaz olarak siyaseti, siyasi perspektifi bünyesinde barındırır. Dolayısıyla 9 kişinin yorumunu 411 kişinin yorumundan üstün tutmak bir demokraside asla mümkün değil. Asla kabul edilemeyecek bir durum. Burada yani anayasa mahkemesi üyelerinin hepsi yılardır anayasa yargısıyla mı uğraşan insanlar? Yani büyük elçilerden seçilenler var, askeri Yargıtay, askeri yüksek idari mahkemesinden avukatlardan, işte bürokratlardan seçilenler var. Yani ilk defa anayasa mahkemesine tayin olduğunda anayasa mahkemesi yargısıyla uğraşan kişiler bunlar.



Belki daha önce kendi şahsi inisiyatif sebebiyle uğraştığı konu olabilir bu ayrı bir durum. Ama 9 kişinin reyini 411den üstün tutmak bu yani hiçbir demokratik perspektifle tevil edilebilecek bir durum değil. Millet iradesine karşı basbayağı bir inkârcılık çizgisi. Dolayısıyla başörtüsü hususundaki değişikliği içeren 10. ve 42. maddelerdeki anayasanın bu değişikliğini içeren kanunun iptali anayasa değişikliklerinin iptali hiçbir surette hukuki değildir. Ortada bir jüristokratik  bir perspektif söz konusu. Gerekçe de hukuki bir gerekçe değil. Zaten önce karar düşünülüyor, açıkça kendi vizyonumu, düşüncemi ortaya koyayım; karar çoktan bu noktada verilmiş durumda ama buna uygun bir gerekçe yazılacaktır bir şekilde. Bu gerekçe hukuki olur mu? Mümkün değil.



Yani siz ortaya bir içtihat koyuyorsunuz, diyorsunuz ki; “evet biz anayasa mahkemesi olarak yeni bir içtihat koyduk, yeni bir içtihadımızın adı hukuksuzluk”. Zira kanun maddesine aykırı yani ilham aldığınız kanun maddesine aykırı bir içtihat söz konusu olabilir mi? Böyle bir şey söz konusu olabilir mi? Böyle bir içtihat anayasa mahkemesinin kendi kendini ve Anayasayı inkar etmesi demek. Dolayısıyla anayasa mahkemesi bu kararıyla millet vicdanında kendisini tasfiye etmiştir. Bundan sonra yargıya saygı nutukları atmasın, zira saygı adaletle telkin edilir. İnsanlara adalet verdiğiniz ölçüde, adaletle telkin ettiğiniz ölçüde saygı görürsünüz. Yoksa kuru kuruya siz daimi surette insan özgürlüklerini hiçe sayacaksınız, vicdanı hiçe sayacaksınız, ama diyeceksiniz ki siz bana yine de saygılı olun. Böyle bir şey mümkün değil. Böyle bir şeyi kimse kabul edemez. Kimse yargıya saygılı olalım nutukları atmasın. Kimse yargıya saygılı olalım gibi temelsiz alt yapısız gerçekliklere bel bağlamasın.



Elbette ki yargı ciddi tenkitlere maruz kalacaktır. Bu noktada dediğim gibi meclisin hassaten düşünmesi gereken parlamentoda oluşan iradenin millet iradesinin tecelligahı olan parlamentonun düşünmesi gereken anayasa mahkemesi tekrar gözden geçirilmeli. Yani anayasa mahkemesini kaldırmak en isabetli çözümdür. Zira AB ülkelerinin büyük bölümünde anayasa mahkemesi yoktur. Bir kısmında da anayasal yargı denetimi hiç yoktur. Ama bu yapılamıyorsa dahi en azından yapılması gereken şudur; anayasa mahkemesi üyelerinin çoğunluğu parlamento iradesi tarafından seçilsin. Bugün totaliter bir rejimden 1990 yılında çıkan Rusya federasyonunda bile anayasa mahkemesinin 19 üyesinin 19’unu da meclisin seçilmiş bir kalıbı olan federasyon konseyi seçmektedir. Polonya anayasa mahkemesi üyelerinin tamamını parlamento seçmektedir. Almanya keza aynı şekildedir. Macaristan aynı şekildedir. Ya anayasa mahkemesi üyelerinin tamamı parlamento tarafından seçilsin, tabi benim esasen önerdiğim çözüm anayasa mahkemesinin kaldırılması.



Çünkü anayasal yargı denetimiyle, bir şekilde millet iradesine karşı bir tasarruf söz konusudur. Yani siz de bir anayasa koyuculuk, kanun koyuculuk yapmış oluyorsunuz anayasa mahkemesi olarak. Dolayısıyla demokratik hukuk devletlerinde bu şekilde bir anayasa yargısı, demokratik millet iradesini gölgeleyen bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor.



Evet, yani hiç denetleyemediğimiz, yani yargının bir parçası olarak bile kabul edemediğimiz askeri Yargıtay ve askeri yüksek idare mahkemesinden seçilmiş 2 tane üye var ve kuvvetle muhtemel bu kişilerde genelkurmay perspektifleri aslık üstlük ilişkisi gibi kriterler, fevkalade etkin unsurlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla anayasa mahkemesi muhakkak surette tekrar düşünülmesi gereken bir kurumdur. Bu noktada demokrasi ilkeleri ve parlamento iradesi açık bir şekilde hayata geçirilmelidir. Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez. Sıkıntılar elbette çekilecektir; şayet kamil bir demokrasi istiyorsak, Türkiye de hukuk devleti ve adalet istiyorsak…   



Nedim Yalçın



KANALAHABER.COM (ÖZEL)

GÜNDEM Kategorisindeki Diğer Haberler